Beylikler ve Osmanlı Dönemi Türk Edebiyatı

İlk Türkçe Eser Yazarı Dehhani Kimdir?

Türkçe’nin resmi ve edebi dil olarak Anadolu’da kendini kabul ettirmesinden sonra ilk Türkçe eser veren Dehhani’nin tam olarak hangi devirde yaşadığı hakkında araştırıcıların kesin bir fikri olmamakla birlikte, Fuad Köprülü’ye göre III. Alaeddin Keykubad (ö.m. 1302), Hikmet İlaydın’a göre ise I. Alaeddin Keykubad (ö.m. 1237) devrinde yaşamıştır.

Fuad Köprülü’nün araştırmalarına göre Dehhani Türkçe şiirlerin yanı sıra bir de Farsça olarak 20.000 beyittik bir Selçuk Şehnamesi yazmıştır. Dehhani hakkındaki ilk bilgiler, Cami’ün-Nezair’de geçen iki, Mecmuatü’n-Nezair’de geçen beş şiirinin Fuad Köprülü tarafından yayımlanmasıyla elde edilmiştir. Dehhani’nin mevcut şiirlerinde (gazel ve kaside) hayal ve motifler oldukça basit olmakla birlikte muhteviyat itibariyle divan şiirinin daha o devirde temellerinin atılmış olduğu kolayca anlaşılır.

Dehhani tasavvufi veya dini ağırlıklı şiir yazmamış rind-meşrep, eskilerin la-dini olarak adlandırdıkları şiir türünün ilk mümessilliğini yapmıştır. Bu devrede özellikle XIII. ve XIV yüzyılda gerek nazım gerek nesirde tasavvufi ve dini eserlerin çoğunlukta olması göz önünde tutulacak olursa Dehhani’nin getirmiş olduğu klasik Divan edebiyatı tarzının önemi daha açık olarak görülür.

Türk Edebiyatında Yunus Dönemi

Tanrı korkusuyla (havf) değil sadece Tanrı sevgisine (reca) dayanan İlahi tarzdaki şiirleriyle şeriatın sınırlı çizgilerinin dışına çıkan Yunus güzel ve işlek Türkçesiyle öz olarak Mevlana Celaleddin-i Rûmi’nin 6 ciltlik Mesnevi’sinde anlatmak istediklerini Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde gezerek yazmış bir mürşid veli tipinin ilk örneklerinden birisidir.

Yunus Emre Divanı

Yunus Emre Divanı

Hem hece hem de aruz vezni ile şiirler yazan Yunus Emre (ö.m. 1320) edebiyatımızın bugün bilinen ilk divanına sahiptir. Bununla birlikte Yunus Emre’nin şiirlerinin, arazla yazılanları yanı sıra hece ile de yazılanları ve muhtevası göz önüne alındığında, onu divan şairi olarak kabul etmek imkansızdır. Bugün kaynaklarda bahsedilen fakat ele geçmeyen divanlar bir yana bırakılacak olursa, Divan edebiyatının ilk divanı Ahmedi’ye aittir. Özellikle Ahmed Yesevi’nin etkisiyle tasavvufi şiirler yazan şair, Türkçenin en büyük ustalarından biri olup divanında Türkçe’nin bu dönemdeki gücünü bizlere ispatlamaktadır. Bununla birlikte Yunusun divanının kendi zamanına ait bir kopyasının olmaması, bugün gerçek Yunus ile, onu izleyen ve etkisinde kalarak onun gibi şiir yazan diğer Yunus’ların (Aşık Yunus, Derviş Yunus, Miskin Yunus vb.) şiirlerinin birbirinden ayrılmasını güçleştirmiştir.

Toprak’ın verdiği bilgiye göre, Yunus’un şiirlerinin sayısı çeşitli divan nüshalarında 202 ile 829 arasında değişmektedir. Bu durum Yunus mahlaslı şiirlerin başka şairlere de aidiyetini ortaya çıkarır. Nitekim en eski nüsha olan Fatih 3889 nolu nüshada 202, Gölpınarlı yayınında 303, Tatçı da ise 415 şiir vardır. Yunus’un Risaletü’n-Nushiyye (m. 1307) adlı 562 beyitlik mesnevisi de tasavvufidir. Yunus Emre, Ahmed Yesevi’den etkilendiği kadar Mevlana’dan da etkilenmiştir.

Bu devrenin tasavvufi ve dini bakımdan önemli kişilerinden biri olan Mevlana’nın büyük oğlu Sultan Veled (ö.m. 1312), babasından sonra Mevlevilik tarikatını kurmuş olmasına rağmen eserlerini Farsça yazmıştır. Bu yüzden de halk tabakalarını Yunus’un etkilediği kadar etkileyememiştir.

Mevlana ve Yunus’ta esas olarak ele alman dünya, ölüm ve insanın asli vatandan (bezmi elest) bir misafir olarak bu mecazlar dünyasına gönderilmesi felsefi görüşünün, dönemin diğer tasavvufi eserlerinde de sık sık işlendiği hatta Ahmed Fakih adlı bir şairin bu konuyu Çarhname adlı kasidesinde bir bütün olarak ele aldığı malumdur. Ahmed Fakih’in bu kasidesi Fuad Köprülü tarafından Eski Anadolu Türkçesi’nin en eski örneği olarak kabul edilmekle birlikte son zamanlardaki araştırmalar bu eseri dili itibariyle çok sonraki devreye yerleştirdiği gibi Ahmed Fakih’i bu dönemde yaşayan 5 Ahmed Fakih’ten biri olarak kabul eder.

Aslında 100 beyit olan eserin, bugün sadece 83 beyti elimizdedir. Yine aynı yazara atfedilen Kitabu Evsafı Mesacidi’ş-Şerife 339 beyitlik mesnevi tarzında bir eserdir. Bu eserin yazan, Sertkaya’nın tespit ettiği Ahmed Fakih’lerin beşincisidir.

Yusuf ve Zeliha Mesnevisi

XIV. yüzyıldaki mesnevilerin pek çoğu tasavvufi ve dini mahiyette olmakla birlikte konuları aşk veya tarihi-destani olanlar da bulunmaktadır. Hayatı hakkında hiçbir bilgimiz olmayan sûfi şair Şeyyad Hamza’dan, günümüze 1529 beyitlik Yusuf ve Zeliha mesnevisi ile az sayıda şiirleri ve Dastan-ı Sultan Mahmut adlı 79 beyitlik mesnevisi ulaşmıştır.

Yusuf ve Zeliha, kuruluş devrinin en çok tercümesi yapılan dini muhtevalı mesnevisidir. Haliloğlu Ali’nin, Şule Fakih’in ve Mustafa Darir’in yaptığı tercümeler de nazar-ı itibara alınırsa, Kur’an’da ahsenü’l-kasas olarak anılan bu hikayenin ne kadar çok sevildiği anlaşılır. Haliloğlu Ali’nin Kırım dilinden (Deşt dili) Türkçe’ye çevirdiği Yusuf ile Zeliha hikayesi hece vezni ve dörtlüklerle yazılmış olması bakımından çok önemlidir.

Gülşehri (ö. XIV yüzyıl)’nin, Mantıku’t-Tayr adlı eseri İran edebiyatının ünlü mutasavvıf şairi Feridüddin-i Attar (ö.m. 1193 veya 1235)’ın aynı addaki eserinin m. 1317’de Türkçe’ye tercümesi olup kendisinden sonra yapılacak tercümeler ve benzerlerine önderlik etmiştir. Onun Mevlevi tarikatıyla olan bağı, m. 1301’de Farsça olarak Felek-name, Kudûri Tercümesi ve Mantıku’t-Tayr tercümesi gibi eserler vermesine amil olmuştur. 167 beyitlik Türkçe bir eser olan Keramat-ı Ahi Evren adlı mesnevinin Gülşehri’ye aidiyeti ise şüphelidir. Kudûri tercümesi ise bugüne kadar ele geçmemiştir. Belirli sayıda şiirlerine ancak mecmualarda rastlanır.

Aşık Paşa ve Garibname

Aşık Paşa (m. 1272-1332) tasavvuf öğretisini ihtiva eden ve 10 babdan oluşan yaklaşık 12.000 beyit tutarındaki Garib-name (m. 1330) adlı büyük eseriyle tanınır. Garib-name’nin halkı eğitmek maksadıyla Türkçe olarak yazıldığım aşık Paşa eserinde özellikle belirtmiştir. Yunus Emre ve Mevlana’nın etkilerinin büyük olduğu Garib-name halk tarafından çok beğenilmiş ve çok okunmuştur. Bu sebeple, yurt içinde ve yurt dışındaki yazma ihtiva eden kütüphanelerin hemen hepsinde bu eserin nüshaları bulunmaktadır. Aşık Paşa’nın sayısı 67 olan şiirleri yayımlanmıştır. Fakr-name, Vasf-ı Hal, Hikaye, Kimya Risalesi, Agah Sim Levend tarafından bulunmuş ve ilim alemine tanıtılmıştır. Risale-i Tasavvuf ve Risale fi Beyani’s-Sema adlı eserler ise Garibname’deki konulan yakından ilgilendirmekle birlikte Garib-name’den yararlanılarak daha sonraki yüzyıllarda yazılmış olmalıdır. Aşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi (ö.m; 1338’den sonra) Menakıbü’l-Kudsiyye fi Menasıbi’l-Ünsiyye adlı manzum menakıbnamesinde, Baba İshak’ın ayaklanmasıyla ilgili çok önemli bilgiler vermekte ve bu dönemin önemli olaylarını aydınlatmaktadır.

Garibname - Aşık Paşa

Garibname – Aşık Paşa

Eski Anadolu Türkçesi’nin önemli yapı taşlarından biri de Hoca Mes’ud adıyla tanınan Mes’ud b. Ahmed (ö.m. 1350’den sonra) tarafından m. 1350’de yazılmış olan Süheyl ü Nev-bahar adlı aşk mesnevisidir. Tezkirelerde adına rastlanmayan bu şair hakkında ancak eserinden ve Şeyhoğlu’nun ondan üstad olarak söz ettiği Kenzü’l-Kübera ve Mehakkû’l-Ulema adlı eserinden bilgi edinmek mümkündür. Hoca Mes’ud’un, Sa’di-i Şirazi (ö.m. 1292)’nin Bûstan adlı eserinden seçmelere dayanan manzum bir tercümesi Ferheng-name-i Sa’di (m. 1354; İstanbul, 1924)’nin eldeki nüshasının harekeli olması bu dönemin Türkçe’sini tespit açısından ayrı bir önemi haizdir.

Garib-name gibi tasavvufun ana hatlarını Türklere öğretmek amacını güden dev eseri yanı sıra bir kahramanın hayatım menkabevi bir tarzda anlatan Ahmedi (ö.m. 1412)’nin Firdevsi ve Nizami’yi örnek alarak tercüme ettiği İskender-name mesnevisi dönemin diğer mesnevileri arasında apayrı bir yer tutar. Ahmedi’nin eserin sonuna eklemiş olduğu manzum Dasitan-ı Tevarih-i Mülûk-i Al-i Osman Osmanlıların ilk devir fetih ve gazaları anlatmaktadır. XIV. yüzyıl içinde edebi canlılık divan tertip etmekten ziyade, mesnevi üzerinde yoğunlaşmış, çoğu İran bir kısmı da Arap edebiyatlarından pek çok mesnevi Türk edebiyatına kazandırılmıştır. Fahri’nin Hüsrev ü Şirin’i (m. 1367) Mehmed’in Aşk-name’û (m. 1398), Ahmedi’nin Cemşid ü Mürşidi (m. 1403)  Yûsuf-ı  Meddah’ın Varka ve Gülşah’ı (m. 1387) , Kemaloğlu’nun Ferah-name’si (m. 1387), Mustafa Darir’in Yûsuf ve Zeliha’sı (m. 1366-67) Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa (ö.m. 1409’dan önce)’nın Hurşid-name’si (veya Hurşid ü Ferah-şad ve Şehristan-ı Uşşak) (m. 1387) , XIV yüzyıldaki mesnevi tercümeleridir.

Osmanlı Dönemi Türk Edebiyatı Gelişmeleri

Moğolların Anadolu’ya girmesinden sonra uzun yıllar devam eden siyasi istikrarsızlık üzerine Ankara Savaşı’ndaki (m. 1402) mağlubiyet gelişme halinde olan Osmanlı Devleti’ni altüst etmiştir. Uzun süren şehzade çekişmelerinin ardından, nihayet Çelebi Mehmed’in tahta geçmesiyle (m. 1411) siyasi ortam durulmuş ve edebi hayat yeniden canlılık kazanmıştır.

Türkçe’nin gerek resmi gerekse edebi dil olarak XIV yüzyılda gösterdiği gelişme XV. yüzyılda da devam etmiştir. Hatta fetret devrinde bile telif ve tercüme eserler üzerindeki çalışmalar sürmüştür. Bunun en güzel örnekleri Yıldırım’ın oğlu Emir Süleyman (m. 1403-1411) devrinde kaleme alınmış eserlerdir. Ahmedi’nin adı geçen emire yazdığı kasideler ile Ahmed-i Dai’nin kasideleri ve tercümeleri bu devre rastlar. Ahmed-i Dai’nin telif olarak kaleme aldığı, adı uzun süre yanlışlıkla Ceng-name olarak bilinen, aslında eski bir Türk musiki aleti olan çengin yapılması konusunu dört hikaye ile işleyen 1446 beyitlik bir mesnevi olan Çeng-name (yazılış 1406) kuruluş devrinin en güzel ve orijinal eserlerinden biridir. Dai’nin bu mesnevisi Sa’di (ö.m. 1292)’nin 70 beyitlik cenkle ilgili eserine dayanmakla birlikte Ahmed-i Dai tarafından 1446 beyte çıkarılmış ve Türk edebiyatında bir daha taklit edilemeyen nitelikte bir eser vücuda getirilmiştir.

Mesnevinin konusu savaşın savaş haline gelinceye kadar geçirdiği maceradır. Çengin yapımında esas olan dört unsur çengin telleri, çanağı, derisi ve perdelerinin kendi ağızlarından hikayeleridir. Dai çengin tellerini ipek böceğinin, çanağının servi ağacının, derisini ahûnun, at kılından perdelerini de atın ağzından anlatır. Aslında tasavvufi mahiyette olan Çeng-name’de anlatılmak istenen “tevhid“dir.

Eserin lirik anlatımı içinde konunun ağırlığı hiç hissedilmemekte bu açıdan Garibname’nin didaktik havasından tamamen ayrılmaktadır. Aşağı yukarı Çeng-name ile aynı zamanlarda Abdü’l-Vasi tarafından kaleme alınan Halil-name (yazılışı 1414-1415) ise İbrahim Peygamber’in oğlu İsmail’i kurban etmesi hadisesini işlemesi bakımından dini bir mesnevidir. Fakat hayatı hakkında bilgi edinilemeyen Abdü’l-Vasi’nin de Türkçe’yi kullanmada en az Dai kadar mahir olduğunu belirtmekte yarar vardır. Ahmed-i Dai’nin Çeng-name mesnevisinden başka II. Murad’a hocalığı sırasında manzum olarak kaleme aldığı Ukûdü ’l-Cevahir (Farsça), Nasir-i Tûsi’nin aynı addaki eserinin Türkçe’ye tercümesi olan Camasb-name ve Tezkiretü’l-Evliya tercümesi gibi eserleri velut bir şair olan Ahmed-i Dai’nin üzerinde durulması gereken eserleri arasındadır.

Ahmed Bican (ö.m. 1454) ve Yazıcıoğlu Mehmed (ö.m. 1451) kardeşlerin vücuda getirdikleri eserler, kuruluş devrinde Türk edebiyatının tasavvufi mahiyette yazılan eserlerin önde gelenleridir. Yazıcıoğlu Mehmed’in m. 1449’da yazdığı Muhammediyye adlı manzum eseri adeta Anadolu’daki Türk-İslam ailelerinin Kur’an’dan sonra mevlid kadar okudukları kitap olmuştur. 8766 beyit olan eser yine kendisi tarafından Arapça olarak yazılan Magaribü’z-Zaman adlı esere dayanır.

 

Türk dilinin gelişmesinde, edebi, tasavvufi, coğrafi, tıbbi vb. pek çok eserin Türk diline kazandırılmasında II. Murad’ın büyük payı olduğu malumdur. II. Murad zamanında , yapılmış olan Mevlana Celaleddin-i Rûmi’nin Mesnevisi’nin tercümesi de Türk edebiyatında yapılan ilk mesnevi tercümesidir. II. Murad’ın isteği üzerine, Muineddin b, Mustafa 14.404 beyit tutan bu tercümeyi m. 1436 yılında yapmış ve adını da Sultan Murad’a izafeten Mesnevi-i Muradiyye koymuştur.

Dini ve aşk mesnevileriyle birlikte bu devirde dikkati çeken bir tercüme kolunun da yine İran ve nadir olarak Arap edebiyatları aracılığı ile Hind edebiyatına bağlanmasıdır. Bu konudaki manzum ve mensur önemli eserler ilk kez Eski Anadolu Türkçesi devresinde görülmüştür. Bunlar arasında Pir Mahmud’un Bahtiyar-name adlı anonim manzum ve mensur versiyonları da bulunan eseri, Kul Mes’ud’un Kelile ve Dimne’si ile Dai ve Abdi’nin Camasb-name (yazılış m. 1429)’si sayılabilir.

II. Murad devrinin ünlü şairi Şeyhi (ö.m. 1431) Fahri’den sonra, Hüsrev ü Şirin’i II. Murad adına tercüme etmiş ve bu tercüme Anadolu Türk edebiyatının en beğenilen mesnevilerinden biri olmuştur. Şeyhi’nin hiciv vadisinde manzum olarak yazdığı 126 beyitlik Har-name ise türünün en ünlü eseridir.

Osmanlı Dönemi Divan Şairleri

Divan edebiyatının bu ilk devresi “divan” tertibinden ziyade bundan sonraki devirlere hazırlık teşkil eden bir tercümeler devridir. Bununla birlikte, bu devirde divan tertip eden çok önemli divan şairlerinin olduğunu da gözden uzak tutmamak gerekir. Bunlardan I. Murad zamanında Anadolu’yu da dolaşmış, sonunda inancı uğruna m. 1417 veya 1421 yıllarında Haleb’de derisi yüzülerek öldürülen Nesimi, İskender-name ve Cemşid û Hurşid adlı mesnevilerin sahibi, asıl adı Taceddin İbrahim b. Hızır olan Ahmedi , 18 yıl Sivas hükümdarı olarak iç ve dış güçlerle ve bu arada Osmanlılar’la da savaşan ve sonunda Akkoyunlu beylerinden Kara Yülük Osman Bey’e yenilerek öldürülen (m. 1398) Kadı Burhaneddin, Şeyhi ve Ahmed-i Dai (m. 1413) divan sahibi olan şairlerdir.

Nesimi, Hurufilik inancım, Kadı Burhaneddin ise tasavvuf ağırlıklı düşüncelerini, Ahmedi, Ahmed-i Dai ve Şeyhi ise klasik Divan edebiyatının ladini gazel geleneğinin Dehhani takipçileri olmuşlardır.

Ahlak ve siyaset türünde yazılan mensur eserlere gelince aslı Sanskritçe olan ve tahminen m. 300 yılında kaleme alman Hind edebiyatının ünlü eseri Kelile ve Dimne, İran hükümdarı Husrev Anuşirevan’ın (m. 531-579) isteği üzerine Pehlevice’ye çevrilmiş, fakat bu tercümesi kaybolan eserin İran edebiyatına tekrar girişi Arapça tercümesi vasıtasıyla olmuştur. Arapça tercümesi de Pehlevicesi’ne dayanmakta olan bu son Farsça tercüme Nizameddin Ebü’l-Meali Nasrullah b. Muhammed (m. 1144) tarafından yapılmıştır. Kul Mes’ud, işte bu tercümeye dayanarak eseri Aydınoğlu Umur Bey’in emriyle Türkçe’ye çevirmiştir (m. 1347). Daha sonraki yüzyıllarda da Kelile ve Dimne tercümeleri Türk edebiyatının önemli kişilerince günümüzde ele alınmıştır (Ali Vasi, Ahmed Taib, Ahmed Midhat, Ömer Rıza Doğrul gibi). Konu itibariyle fabl türünde bir ahlak ve siyaset kitabı olan Kelile ve Dimne, türünün en sevilen örneklerinden biridir. Etkilerini XVII. yy. Fransız yazarı La Fonten (Jean de la Fontaine)’de görmek mümkündür.

Dönemin diğer hayvan hikayelerini konu edinen Marzuban-name adlı eser, Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa tarafından yazılmıştır. Bu devrin bilinen ve diğerlerine göre daha ünlü olan bir diğer ahlak ve siyaset kitabı Kabus-name tercümesi yine II. Murad’ın emriyle Mercümek Ahmed tarafından yapılmıştır. Kabus-name’nin bir diğer tercümesi de Şeyhoğlu Sadreddin Mustafa tarafından yapılmıştır. Aynı yazarın aynı türdeki Kenzü’l-Kübera ve Mehakku’l-Ülema Necm-i Daye lakabıyla bilinen Necmeddin Razi’nin Mirsadü’l-İbad adındaki eserinin beşinci  cildinin tercümesidir. Ahlak ve siyaset türünün yanında Mustafa Darir’in dini ve tarihi mahiyette eserleri de bu dönemin eserleri arasındadır. Beş ciltten oluşan eser hem Anadolu sahasında ilk tercüme siyer olması hem de Türkçe’si bakımından önemlidir.

Bu dönem, İslami Türk destanlarının sözlü olarak geliştiği veya yazıya geçirilmiş biçimiyle ortaya çıktığı bir dönem olması açısından da dikkate değerdir. Hz. Peygamber’in amcası Hamza’nın çevresinde oluşan destanımsı olaylar Hamza-name adıyla, hakkında Ahmedi’nin kardeşi olduğundan başka bir bilgimiz olmayan ve asıl adı Hamza olan Hamzavi tarafından kaleme alınmıştır.

XIV yüzyılın sonunda yazılan Hamza-name ve İskender-name, halk tarafından çok beğenilmiş, özellikle Hamzanameler geçen asra kadar kahvelerde okunmuştur. Elvan-ı Şirazi’nin, Mahmud Şebüsteri (ö.m. 1320-1321)’nin Farsça olarak yazdığı Gülşen-i Raz adlı tasavvuf ve tasavvuf ıstılahlarının konu edinen eserini Türkçe’ye çevirmesi (m. 1425-1426); Hatiboğlu (ö. m. 1425’ten sonra)’nun, Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’nın manzum tercümesi Bahrü’l-Hakayık (tercüme, 1409) , Letaif-name adıyla manzum olarak çevirdiği Mülk tefsiri; Yüz Hadis ve her hadisle ilgili hikayeyi muhtevi Arapça’dan manzum olarak tercüme ettiği Ferah-name (tercüme, 1425) gibi eserler bu dönemdeki halkın dini ve tasavvufi eserlere ilgisinden çok, bu sahadaki boşluğu ve ihtiyacı göstermektedir.

Mustafa b. Mehmed’in XIV. yüzyılın ilk yansında yapmış olduğu Fatiha, İhlas, Yasin ve Mülk tefsirleri; Ahmed-i Dai’nin mensur eserlerinin önde gelenlerinden, Tefsir-i Ebü’l- Leys (m. 1430) ve Miftahü’l-Cenne tercümeleri, Türkçe’deki en eski inşa örneği Tevessül; Ahmed Bican’ın, kardeşi Yazıcıoğlu Mehmed’e ait Arapça Magaribü’z- Zaman’a dayanan, dini, tarihi ve tasavvufi bilgiler ihtiva eden Envarü’l-aşıkin adlı eseri de yine dini, tasavvufi mahiyetteki eserlerdendir.

Acaibü’l-Mahlûkat tercümeleri ise XV yüzyıldan itibaren ortaya çıkmıştır. Manyasoğlu Murad’ın Gülistan Tercümesi (m. 1429) Doğu Türkçesi’ndeki Seyf Serayi’nin tercümesinden sonra Türk edebiyatındaki ikinci tercüme, fakat Anadolu sahasındaki ilk tercümedir. Yine bu devirde yazarı belli olmayan çeşitli türlerde (hadis, ilm-i hal, kısas-ı enbiya, tezkiretü’l-evliya, Kabusname’nin başka bir tercümesi, Taberi Tarihi ve İbn-i Kesir tercümesi) eserler verilmiştir.

Gül ü Nevruz, Lütfi

Gül ü Nevruz, Lütfi

Kuruluş Döneminde Tuhfe Manzumeleri

Kuruluş devrinin bir diğer özelliği de tuhfe adı verilen manzum lügatlerin yazılmaya başlanmış olmasıdır. Refi’i’nin Beşaret-name ve Genc-name’si gibi Hurufiliğe ait bir takım tercümeler de bu dönemdeki çeşitli inançları belgelemesi açısından zikre değer. Edebi alandaki çeşitlilik sonucu nazire mecmualarının ilk örneği Ömer b. Mezid tarafından m. 1437’de Mecmuatü’n-Nezair adıyla derlenmiştir. Bu mecmua çok erken bir tarihte derlendiğinden, başka kaynaklarda hayatı ve eserleri hakkında pek bilgi bulunmayan şairleri ve eserlerim ihtiva etmesi bakımından çok büyük bir önem taşır.

Yunus yolunda yürüyen Kaygusuz Abdal (ö.m. 1444) tasavvufi eserleriyle yol gösterici olmuş, sade nesri ve kolay okunabilmesi sayesinde halk tarafından beğenilmiştir. Divan, Gülistan, Mesnevi-i Baba Kaygusuz, Gevher-name, Dolab-name, Minber-name gibi manzum eserlerinin yam sıra Budala-name, Kitab-ı Maglata, Vücud-name, Risale-i Kaygusuz gibi mensur eserler, Dil-güşa, Saray-name gibi manzum-mensur karışık eserler yazmıştır. Hacı Bayram Veli’nin (ö.m. 1429-30), bugün elimizde aruzla iki, heceyle üç şiiri bulunmaktadır. Halifesi Akşemseddin’in (ö.m. 1459) ise İlahileri 57 mevcuttur.

Kuruluş devri için sonuç olarak, bu devir eserlerinde çoğunluğu dini ve tasavvufi manzum veya mensur eserler, yine bu konudaki tercümelerle ve maddi aşkı işleyen mesnevi tercümeleri teşkil etmektedir. Daha Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinden başlamak üzere edebi eserlerin hemen hemen her türde örneklerini görmek mümkün olmaktadır. Türk dilinin edebi sahada kimlik kazanması ve daha sonraki yüzyıllarda edebi gelişmeyi sağlaması bakımından bu devir edebi hareketleri oldukça önemli rol oynar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir