Klasik Osmanlıca Nedir, Özellikleri Nelerdir?

Klasik Osmanlıca, Türkçe esas olmak üzere Arapça ve Farsça kelimelerle şekil ve kaidelerinin Türkçe ile birleşmesinden gelişmiş bir yazı dili olup 16.-19. yüzyılları kapsar.

İstanbul’un fethinden sonra hükümdar sarayı ve diğer kültür ve sanat merkezleri etrafında oluşup gelişen resmî ve edebî dil Arapça ve Farsça’dan alınan kelimelerle, terkiplerle, lafız sanatlarıyla, seci’lerle süslü uzun cümlelerle, halk dilinden uzaklaşarak, anlaşılması güç bir zümre dili biçiminde gelişti. Bu yüzden, bu her üç dili ayrı ayrı bilmek dahi, Osmanlıca bir metni kolayca anlamaya yeterli olamamaktadır.

Osmanlıların İstanbul’a yerleşmeleriyle kurulan saray hayatı etrafında gelişen edebiyat ve kültür dili, Arap ve Fars kültürü ve edebiyatının te’siri altında kalarak eski sadeliğinden yavaş yavaş uzaklaşmış, yabancı kelime ve terkipler artmış, isim cinsinden hemen her kelimenin Arapça ve Farsça’dan alınması sıfat ve izafet terkiplerinin yine bu dillerin kaidelerine göre yapılması aydın zümre arasında yaygınlaşmıştır. Bu özenti Türkçe için hiç iyi olmamıştır.

Türkçe’ye ancak cümle sonundaki fiillerde, isimlerin ve fiillerin sonundaki çekim eklerinde yer ve görev verilmiştir. Hattâ bir çok Arapça ve Farsça kelimeye, Türkçe yardımcı fiiller getirilerek yeni yeni birleşik fiiller yapılmış ve bu yüzden pek çok Türkçe basit fiil kökü bir kenara itilmiştir. Bu yabancı unsurlar, Türkçe’yi öylesine istîlâ etmiştir ki, Osmanlıca bir metinde Türkçe olarak yalnız cümlenin esas çatısı, çekim ekleri, isim-fiil ve zarf-fiil şekilleri ile mecburiyetten kullanılan daha bâzı unsurlar kalmıştır. XVI. yüzyılın sonlarına doğru dilde iyice artan bu yabancılık ve yapmacıklık XVII. ve XVIII. yüzyıllarda klasik Osmanlıca’nın en koyu devrini oluşturmuştur.

Bilindiği gibi, şiirde, anlatılmak istenen fikir bir beyit içinde kalmak zorundadır. Yâni her beyit bir cümle olur. Osmanlıca’da şiir, kelimeleri bakımından ne kadar yabancı olursa olsun, cümlenin yapısı ve kısalığı bakımından Türkçe için hayırlı olmuştur. Fakat nesirde cümleler uzatıldıkça uzatılmış, bir takım bağ görevi yapan unsurlarla cümleler bitmeden devam etmiştir. Buna bir de san’at özentisi ve kelime oyunlarıyla asıl manayı boğan ve anlaşılmaz hale koyan sun’îlikler eklenmiştir. Bunun en aşırı örnekleri Nergisi ve Veysî’nin eserlerinde görülür.

XVI. yüzyıl Zâtî, Hayâlî, Nev’î Fuzuli, Bâkî, Yahyâ Bey, Bağdatlı Rûhî gibi büyük şairlerin yetiştiği, Osmanlıca’nın klâsikleştiği zamandır. Nesir sâhasında, tarihçilerden Lutfi Paşa, Hoca Sa’deddin, Selanikî Mustafa, tezkire yazarlarından Sehî Bey, Latîfi, Âşık Çelebi, Kınalızâde Haşan Çelebi bu yüzyılda yaşamışlardır. XVII. ve XVIII. yüzyılda Dîvân şiirinde Nev’îzâde Atâyî, Şeyhülislâm Yahyâ, Nef‘î, Nâilî, Nâbi, Sâbit, Nedim, Şeyh Gâlib; Saz şiirinde Kayıkçı Kul Mustafa, Karacaoğlan, Âşık Ömer, Gevherî v.b. yetişmiştir. Nesirde: Peçevî, Evliyâ Çelebi, Kâtib Çelebi, Naîmâ, Silahdâr Mehmet Ağa, Fındıklılı Süleyman vb. görülür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir