Kuruluştan Fatih Devrine Kadar Osmanlılar ve Gaza

Âşıkpaşazâde, Fatih’in Trabzon seferi sırasında bir elçilik heyeti ile yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatun ile genç Padişah arasında şöyle bir konuşmanın geçtiğini zikreder:

[Uzun Hasan’ın annesi Sara] Hatun eyidür: “Hay oğul! Bir Durabuzunçün [Trabzon için] bunca zahmatlar çekmek nedür” dedi. Padişah cevab verdi kim: “Ana! Bu zahmatlar Durabuzunçün degüldür. Bu zahmatlar dîn-i İslâm yolunadur kim ahretde Allah Hazretine varıcak hacil olmayavuz deyüdür. Zirâ kim bizüm elümüzde islâm kılıcı vardur. Ve eger biz bu zahmatı ihtiyar etmesevüz bize gazi demek yalan olur.” dedi.”

Bu tebliğde, Osmanlı Beyliğinin kuruluşundan Fatih devrine uzanan süreçte, Fatih’in bu sözlerinde Osmanlı Devletinin genişleme siyasetinin dayandığı temel ilke olarak vurgulanan gazâ anlayışı üzerinde duracağız.

Bu mesele, Osmanlı tarihçiliğinde, özellikle kuruluş devri bağlamında farklı görüşlerin ortaya atılmasına sebebiyet vermiştir. Biz burada hem bu tartışmalara özetle işaret edecek hem de gaza anlayışının mahiyetini ve bu husustaki değişimi irdelemeye çalışacağız. Gazâ veya cihad kavramlarının hiç şüphesiz savaş, muharebe dışında da anlamları vardır. Nefisle mücadele, nefsi terbiye anlamının yanında, ilim, bayındırlık ve imar hareketleri de bu çerçevede değerlendirilmiş ve hatta cihad-ı ekber sayılmıştır. Bununla birlikte bu tebliğde daha ziyade kâfirlere( Osmanlı deyişiyle küffâr-ı hâkisâra ) karşı silahlı mücadele anlamında gazâ üzerinde duracağız.

Tarih sahnesine bir uç beyliği olarak çıkan Osmanlıların kuruluş süreci, konuya ilişkin kaynakların yetersizliği veya bu kaynaklar arasındaki bazı çelişkili ifadeler yüzünden farklı yorumlara sebebiyet vermiştir. Bu farklılıklar daha çok “kurucu çekirdek”in mahiyeti üzerinde yoğunlaşmış olup Beyliği kuranların veya kuruluşta en önemli rolü oynayanların kabilevî bir topluluk mu, gaziler mi yoksa başka gruplar mı oldukları tartışılmıştır. Bu bağlamda, Osman Bey ve atalarının, ülkemizde genel kabul gören tezde olduğu gibi Kayı boyundan gelip gelmedikleri de tartışma konusudur.

Erken beyliğin niteliği hususunda iki ana görüş dikkati çeker: gazi ve kabile tezleri. P. Wittek’in ortaya attığı ve genel kabul gören görüşe göre Osmanlı Beyliği bir gazi beyliği olarak kurulup gelişmiştir. Köprülü ise gazilerle birlikte Beyliği oluşturan diğer sosyal-siyasî gruplara da dikkat çeker. Wittek’in gaza tezinin dayandığı temellerin çürük olduğunu, bunların daha sonraki dönemin ideolojisinin geçmişe yansıtılmasından başka bir anlam taşımadığını ileri süren Lindner ise Osmanlı Beyliğinin kabilevî bir çekirdekten geliştiğini, ancak sınırlar genişledikçe yerleşik toplum ve devletin gerektirdiği yapılara ihtiyaç duyulduğundan kabilevî unsurların giderek arka plana atıldığını ve sonuç olarak Osmanlıların giderek köken olarak mensup bulunduklara kabilevî gruplara yabancılaştıkları tezini savunur. Lindner, kabilenin yapısında kandaşlıktan ziyade ortak çıkarın hakim rol oynadığını, kabile büyüdükçe kabile birliğini bütün kabile halkının kolayca anlayabileceği bir biçimde meşrulaştırma ve açıklama ihtiyacının da arttığını; bunun da kandaşlık deyimiyle karşılandığını belirtir. Gerçekte onları birbirine bağlayan kabile reisidir. Esasen Lindner’in tezi, yüzyıl başlarında Osmanlıların göçebe Türklerle yerli Hıristiyanların karışımından oluşmuş yeni bir ırk olduklarını savunan ve dolayısıyla bu beyliğin yükselişindeki yaratıcı unsurları gayrimüslimlerin bu bileşime yaptıkları katkıya bağlayan Gibbons’ın tezinin antropolojik bir kabile tanımından hareketle yeniden ortaya atılması şeklinde de değerlendirilebilir. Onun kabile tanımının, tenkitlere uğramış bir yaklaşıma dayandığını da belirtmeliyiz. Ne olursa olsun, Osmanlıların en azından Orhan Bey zamanından başlayarak yerleşik bir toplum yapısının özelliklerine uygun bir siyasi-idari kurumlaşma sürecine girdikleri muhakkaktır.

Tarihî açıdan bakıldığında Osmanlı Beyliğinin kendisini tarih sahnesinde hissettirmesi 1301/2 Bafeus/Koyunhisarı savaşı ile başlamıştır. Beyliğin kuruluşu için verilen 1299 veya 1300 tarihinin sembolik bir anlam taşımakla birlikte tarihî gerçeklerle pek örtüşmediği, esasen beyliğin şu veya bu tarihte kurulmasından ziyade bir süreç içerisinde ortaya çıktığından bahsetmenin daha uygun olacağı anlaşılmaktadır. Osmanlı Beylerinin bağımsızlık kazanması açısından bakıldığında kroniklerde verilen 1299-1300 tarihinin o zamanki İlhanlı egemenliği dikkate alındığında gerçekçi olmadığı, bağımsızlığın belki Orhan Bey döneminde, Timurtaş’ın Anadolu’yu terkiyle ve kesin olarak da 1335’de İlhanlı devletinin çöküşüyle gerçekleştiği söylenebilir. Osman, Orhan ve Murad Beyler gibi ilk hükümdarların akıllı, dirayetli ve planlı hareketleri, 14. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde devletleşme sürecini gerçekleştiren ve aynı yüzyılın son çeyreğinde de akim kalmış bir Anadolu-Rumeli İmparatorluğu girişimini doğuran bir siyasi oluşumu ortaya çıkarmıştı.

Aşıkpaşazade’nin andığı ve Köprülü tarafından tahlil edilen dört zümrenin de kuruluş devri beyliğin toplumsal yapısında önemli unsurlar olduğu kanaati yaygındır: Ve hem bu Rûmda dört tayfa vardur kim müsafirler içinde anılur: Biri Gâziyân-ı Rûm, biri Ahıyan-ı Rûm ve biri Abdalaân-ı Rûm ve biri Bacıyân-ı Rûm. İmdi Hacı Bektaş Sultan bunlarun içinden Bacıyan-ı Rumu ihtiyar etdi kim o Hatun Anadır. Anı kız edindi.”. Gazilere, dervişlere ve ahilere büyük önem veren ve kendisi de gazi-derviş çevrelerine mensup olan Aşıkpaşazade’nin bu grupların toplumsal yapıdaki önemini vurgulamasını olağan karşılamak gerekir.

Yaşayan en büyük Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık hocamız cihad veya gazanın 17. Yüzyıl sonuna kadar Osmanlı devletinin dinamik ilkesi olarak devam ettiğini vurgular:

1354 itibariyle, İznikli Müslümanlar, esirleri olan Selanik Başpiskoposu Gregory Palamas ile tartışmalarında Hıristiyan Batının işgal edilmesinin kaçınılmaz olduğundan bahsetmekteydiler ve 1333 kadar erken bir tarihte de Bizans imparatoru Osmanlı tehlikesine karşı yardım için papaya müracaat etmeye ve yapılacak yardıma mukabil Kiliselerin Birliğini teklif etmeye başlamıştı. Bununlar birlikte, cihadın sadece Bizans İmparatorluğu ile Balkan ülkelerini endişeye sevk etmekten çıkıp bir Avrupa meselesi haline gelişi I. Bayezıd (1389-1402) zamanından önce gerçekleşmemiştir. Ancak Osmanlıların 1393 ile 1396 arasındaki yıllarda, bir istikametten Adriyatik ve Mora’ya, ötekinden de Tuna kıyılarına ulaşmasından sonradır ki, Macaristan ve Venedik kesin bir şekilde eyleme geçmiş ve bir haçlı seferi yapmak üzere Batı Hıristiyan dünyasını harekete geçirebilmiştir. Buradaki gerçek sorun, bir yanda Macaristan ve Venedik öte tarafta da Osmanlı İmparatorluğu arasında Konstantinopolis ve Balkanların sahipliği üzerindeki anlaşmazlıktı. Cihad siyasetinin en yüksek noktasını temsil eden II. Mehmed meseleyi Osmanlılar lehine çözüme ulaştırmıştır.

Peki Osmanlıların kuruluş döneminde gaza düşüncesi ve ideali hakkındaki tartışmaları nasıl değerlendirebiliriz? Osmanlılar, ta başlangıçtan itibaren veya belirli bir aşamadan sonra gaza idealini kendilerine düstur mu edinmişlerdi? Cevap evetse bu gaza düşüncesinin muhtevası ne idi ve zaman içinde bu muhtevada değişme(ler) olmuş muydu? Sanıyorum, özellikle bu son soru önemlidir ve gaza tartışmalarının tam da odağında yer alması gereken bir sorudur? 1980’lerde Lindner ve diğerlerinin ileri sürdükleri, aslında onlardan 40 yıl kadar önce Arnakis tarafından da dillendirilmiş olan iddialar, kimisinin daha sistematik oluşu ve alternatif önerisi getirişi gibi farklılıkları bir yana, temelde erken dönem Osmanlı beyliğinin kutsal savaş veya gaza ideali ile uzaktan yakından ilgisi olamayacağını, birkaç hususa dikkati çekerek ileri sürmüşlerdir. Bunları kabaca şöyle özetleyebiliriz:

1-Wittek’in gaza tezini dayandırdığı Ahmedî’nin eserinin kuruluştan yüzyıl sonrasına ait bir eser oluşu ve Ahmedî’nin ve o devrin anlayışını yansıtması; diğer delil olan 1337 tarihli kitabenin de Orhan Bey’in düşüncesinden çok yazanın ideallerini yansıtması veya bazı iddialara göre orijinal olmayıp daha sonraki bir dönemin ürünü olması.

2-İlk Osmanlıların gayrimüslim komşularıyla iyi ilişkilere girebilmeleri ve hatta onlardan bir kısmını Osman’ın “kabilesi”ne katmaları.

3-Buna mukabil komşu müslüman beyliklerle zaman zaman çatışmaları.

4-Heterodoks unsurlara müsamaha göstermeleri.

5-Gazi değil Alp unvanını taşımaları ve İslami isimlerden çok Türk isimlerini kullanmaları.

Ancak, Kafadar’ın çok yerinde bir biçimde vurguladığı gibi, bu görüşlerin sahipleri, eski Oryantalistlerden bile daha katı bir şekilde, bir “gerçek İslam”ın varlığı ve gazilerin de bu İslamın kıstaslarına göre hareket etmesi gereken kişiler olduğu varsayımından yola çıkıyorlar. Halbuki gazanın Osmanlı’nın kuruluş devrinde “muharrik bir güç” olduğu tezini savunan “Wittek’in gazi çevreler ve onların ethos’u ile ilgili tanımlaması gazanın a priori tanımına değil, onun tarihî gerçekler olduğunu savunduğu olgulara dayanıyordu.”

Burada ileri sürülen düşüncelerin hepsi de tarihî şartları yeterince dikkate almayan aceleci hükümler olarak değerlendirilmelidir. Heterodoksi ile gaza ideolojisinin bağdaşmadığı görüşünü ileri sürenler muhtemelen, gazileri medresede tahsil gören suhteler zannetmektedirler. Yine gazilerin gayrimüslim komşularla iyi ilişkiler içinde bulunmasını tuhaf karşılamak için Seyyid Battal Gazi destanı gibi menkabevi eserlerden bî-haber olmak gerekir. Alplik ve gazilik meselesi önemli bir konu, ama aşağıda Aşık Paşa’nın alplere dair görüşlerinden bahsederken de anlaşılacağı üzere 14. Yy.da alplikten gaziliğe geçiş sürecinde alpler alp-erenler olarak yeni bir kimliğe bürünmekteydi ve esasen bunlar gazilerin ta kendileriydi. Komşu Müslüman beyliklerle çatışmayı da Osmanlılar “mâni-yi gazâ” ile savaşmanın da gazâ olduğu şeklinde dinî bir argümanla haklılaştırmaktaydılar. Yani Osmanlılar, mesela Karamanoğulları gibi beylikleri, kendilerinin Balkanlardaki gaza faaliyetine ayak bağı olmakla suçlamaktaydılar. Timurlular, Akkoyunlular vb. devletler de bu açıdan Osmanlı hükümdarları tarafından tenkit edilmiştir. Bir örnek olarak I. Murad’ın Rum-elindeki bir sefer dönüşü Edirne’de Karaman-oğlu saldırısından haberdar olduğunda söylediği şu sözler zikredilebilir: “Şu ahmak zalimin yaptığı işleri görün. Ben din gayretiyle Allah yolunda, bir aylık mesafede kâfirler içine girdim; ömrümü gece gündüz gazaya verdim; çok mihnet ve bela çektim. Halbuki o gelip Müslümanları yağma etti. Ey Gaziler! Ben nasıl cihâdı bırakıp Müslümanlara kılıç çekeyim.” II. Murad’ın İzladi ve Varna savaşlarına dair anonim Gazavat-nâme’de ise II. Murad’ın Karaman-oğlu’nun Bizans ile ittifakı karşısında meseleyi ulemaya danışması anlatılır: ““… efendiler ne buyurursunuz, bir adan kâfir ile arka bir edüb ümmet-i Muhammed’i rencîde ve paymâl eylese şer’an ne lâzım gelür dedikde, ‘ulemâ cevâb verüb eyittiler kim, çünkü öyle olıcak, ol kâfirdir…”

Bu noktada işaret edilmesi gereken görüşlerden birisi de Şinasi Tekin’e aittir. Tekin, gaza ve gazi kelimelerinin kaynaklardaki serüvenini incelediği araştırmasında gazilerin İslam dünyasında zaman içerisinde kazandıkları kötü ünden dolayı bu kavramların ancak 14. yy. sonlarında itibarlarını kazandığı tezini öne sürer. Ne var ki, bir kısmı onun tarafından da kullanılan 14. yy. kaynaklarını titizlikle inceleyen F. Emecen, gaza ve gazi terimlerinin bu kaynaklarda müspet anlamda ve sıkça kullanıldığını ortaya koymuştur. Ş. Tekin’in dikkat çektiği önemli bir husus ise Anadolu’da gaza kelimesinin esasta aynı şeyi ifade eden cihad’ın yerini aldığı ve fakat 16. yy.dan itibaren özellikle yüksek zümre arasında cihad kelimesinin hakim olduğudur. 12. yy.da Şam’da yazılmış olan Bahrü’l-Fevaid adlı eserde saldıran düşmanı uzaklaştırmaya cihad (farz-ı ayın), uzaktaki düşman üzerine muhtelif sebeplerle yürümeye gaza (farz-ı kifaye) denir. 14. yy. başlarında Bergama ve Balıkesir havalisinde yazılmış olması muhtemel Risaletü’l-İslam adlı ilm-i hal kitabının “Gazilik Tarikası” bölümünde ise cihad kelimesi yer almaz. Gaza ve gazi kelimelerini birer kez kullanan yazar, ceng, kıtal, oğraşmak, öldürüşmek, savaş, savaşan ve nihayet akın ve akıncı kelimelerini bu bağlamda kullanır. 14.asra ait bu eserde ve Kur’an çevirilerinde cihad yerine gaza, mücahid yerine gazi kelimeleri vardır. Ne var ki 14. asra ait eserlerde ve diğer belgelerde cihad ve mücahid kelimelerinin geçtiği de anlaşılmaktadır. Mesela Hoyî’nin eserinde (Gunyetü’l-kâtib ve Munyetü’t-Talib) hükümdar unvanları arasında “…nâsırü’l-guzat ve’l-mücahidin” ibaresi geçtiği gibi bir başka risalede bu unvanların verildiği kişilerin isimleri ardından “Alp” kelimesinin de kullanılması ilgi çekicidir. Bu dönemde küffar ile savaşan beylere gazi-mücahid denmekteydi.

14. yy. başlarında Batı Anadolu’daki önemli beylerden Aydınoğlu Umur Bey’in Birgi’deki Ulu Cami kitabesindeki unvanları arasında “el-emirü’l-kebîr el-gâzî” bulunur; türbedeki kitabede ise “es-Sultanü’l-guzât.. el-mücahid” unvanları vardır. Netice olarak 14. yy. beylikler dünyasında gaza ve gazilik bilinmekte ve unvanlarda kullanılmaktaydı. Bu gaziler, daha önceki dönemin alplerinden başka bir şey değildir. Esasen Osman Gazi’nin yanındakilerin Alp unvanını taşımaları da eski geleneklerin canlılığını gösterir. 14. yy. başlarına ait Aşık Paşa’nın Garibname adlı esrinde gaziler yerine alp-eren kelimesi kullanılmaktadır. Alp-eren olmak için 1)cesaret 2)bazu kuvveti 3) gayret ve hamiyet sahibi olmak 4)at sahibi olmak 5)cebe/zırhlı olmak 6)ok ve yayı olmak 7) Kılıcı olmak 8) Süngü 9)yoldaşı olmak. Bunlar dünyada alpliğin şartlarıdır. Aşık Paşa ayrıca dinde alpliğin de dokuz şartının olduğunu söyler: vilâyet, riyâzet, kifâyet, ışk (nefsini dünya ilgilerinden kurtarma), tevekkül, şeriat bilgisi, ilm, himmet, doğru yâr (dervişler) edinme.

Bütün bu anlatılanlardan Osmanlı Beyliğinin kuruluş devrinden başlayarak devletleşme sürecinin yaşandığı 14. Yy.da Batı Anadolu’da ve Osmanlılarda gazâ anlayışının mevcut bulunduğu ve Osmanlı Devletinin gelişmesinde bu anlayışın önemli bir etken olduğu anlaşılır. Bu ideal çerçevesinde “Kızıl Elma” kavramını da kısaca açıklamak gerekir. Ayasofya’nın önündeki Jüstinyen heykelinin bir elinde bulunan ve dünyayı elinde tuttuğuna işaret eden kızıl bir küre, Hıristiyanlara göre Bizans’a uğur getirirken Türkler açısından dünyaya hakim olmanın bir simgesi olmuştur. Efsanevî bir unsur olarak kızıl elma, İstanbul’un fethinden sonra da Türkleri peşinden sürüklemiş, önce Roma’ya gittiğine inanılmış, daha sonra ise Beç yani Viyana Kızıl elma fonksiyonunu ifa etmişti.

Seyyid Battal Gazi, Hz. Ali ve Hamza gibi tarihî şahsiyetler gâzilerin örnek aldıkları kişilerdi. Mihaloğlu Ali Bey Gazavâtnâmesinde buna şöyle değinilir:

Cihanda müşrikin ol urdu boynın/ Ol Oynadı Ali vü Hamza oynın….

Erenlerden kuşanmışdır kuşağı/Yakardı Seydi Gaziden çerağı

Aynı durum Anonim Gazavatnâmede de bir kalede etrafı kuşatılan komutanın sözlerinde şöyle yer alır: “hemân olısı budur kim, çıkub bu küffâra Ali Hamza kılıcı uralım...”. Burada belirtilmesi gereken bir başka nokta da gazâ faaliyetinin Allah rızası için kâfirlere karşı savaş olmanın yanında, bunun bir parçası olarak savaşlarda elde edilen ganimetin de gazada önemli bir etken oluşudur. Gazavât-nâme’nin diliyle gaziler, “ her kangı karyeye varırlarsa erlerini kırub ve avretlerin ve oğlanların esir” eder, “anbârlarında zehâyiri yağma ve emvâl erzâklarını alurlardı.”

Sonuç olarak kısaca şunu ifade edebiliriz: Osmanlılar gazâ anlayışını beyliğin kuruluşundan itibaren benimsemişler ve gerek Rumeli’deki fetihleri gerekse Anadolu’daki Müslüman Türk beyliklerine karşı giriştikleri savaşları bu kavram çerçevesinde meşrulaştırmaya özen göstermişlerdir. Beyliğin büyük bir cihan devletine dönüşme sürecinde bu kavram doğal olarak daha incelmiş bir muhteva kazanmış ve İstanbul Fatihinin ifadesiyle kılıçla yapılan savaş küçük cihad (cihad-ı asgar) olarak tavsif edilirken gerçek savaşın veya büyük cihadın (cihad-ı ekber) ilim, imar ve bayındırlık alanında yapılan hamleler olduğu anlayışına varılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir