Osmanlı Devleti Kuruluşunda Dini Yapı

Osmanlı’nın kuruluş dönemi dinî, fikrî ve kültürel açıdan pek çok farklı kaynaktan etkilenen, karma ve eklektik bir yapıya sahipti. O dönemde Anadolu, değişik inanç, kültür ve geleneklerin kesiştiği bir bölge durumundaydı.

Anadolu’da doğup gelişen tasavvufî düşünce üç önemli kaynağa dayanmaktaydı. Bunlardan biri İbn-i Arabi’nin (D. 1162, Ö. 1240) temsil ettiği, daha çok Mağrib mektebinin izlerini taşıyan Vahdet-i Vücûd anlayışı; ikincisi Mevlânâ’nın (D. 1207, Ö.1273) temsilciliğini yaptığı, İran ve Doğu kültürünün tesirini barındıran estetik ve ahlaki tasavvuf anlayışı; Üçüncüsü ise Hac-ı Bektâş-ı Veli ( Ö.1429) ve Yunus Emre’nin (Ö. 1320) temsil ettiği, tarihî Türk kültürünün izlerini barındıran, Orta Asya ve Horasan kökenli ve ahlakçı ve aksiyoner tasavvuf anlayışıydı.

İbni Arabi

İbni Arabi

İbn-i Arabi’nin düşünce sisteminde ve hayat anlayışında aksiyon ve mücadele ruhu hâkimdi. Felsefi sistemindeki tolerans ve uzlaştırmacı karaktere rağmen, Hristiyan Batı âlemine karşı düşmanlık hisleriyle doluydu. Zira o, Haçlı seferleri esnasında gerçekleştirilen zulümlerin ızdırabını içinde hisseden, bu yüzden memleketini terk etmek zorunda kalan ve Hristiyan dünyasının Müslümanlara karşı nasıl bir zihniyet taşıdığını çok iyi bilen bir kimseydi. İbn-i Arabi, İzeddin Keykâvus’un kendisine göndermiş olduğu mektuba:

“Müslümanlara yapacağı en büyük hizmetin, İslam’ın şanını yü- celtmek ve küfre tahakküm etmek olduğunu” belirterek cevap vermiştir.

İbn-i Arabi öğretisi Osmanlılar zamanında da etkili olmuştur. İznik medresesinin ilk müderris olan Davud el-Kayseri, onun Fusûsu’l-Hikem adlı eserini şerh etmiştir. Küfre tahakküm etmenin Müslümanlar için yapılabilecek en büyük hizmet olduğunu savunan bir anlayışın Osmanlının ilk döneminden itibaren var olduğu anlaşılmaktadır.

Anadolu’da var olan diğer bir dinî anlayış ise Mevlânâ’nın adı ile özdeş- leşmiş olan Mevlevilik’tir. Daha çok sanat ve estetiğe ağırlık veren, sınırsız insan ve Allah sevgisine dayanan bir tasavvuf anlayışıdır. Bu akım daha çok saraydaki devlet yöneticileri, üst kademe devlet erkânı ve entelektüel çevreler üzerinde etkili olmuştur. Ancak Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde etkili olduğu söylenemez.

O dönemde Anadolu’da bulunan diğer bir akım ise Orta Asya-Horasan kaynaklı Türk halk tasavvufudur. Hoca Ahmed-i Yesevi ve Necmeddîn-i Kübra’nın tesiriyle gelişen bu akımın Anadolu’daki en belirgin simaları Hacı Bektâş-ı Veli ve Yunus Emre’dir. Bu tasavvuf akımında da İbn-i Arabi’de olduğu gibi aktif ve cengâver bir anlayış bulunmaktaydı. XIII. asırda Anadolu’da görülen aktif ve mücadeleci ruha sahip tasavvuf anlayışını, felsefi planda ve genel entelektüel çevrelerde İbn-i Arabi’nin düşünce sistemi temsil ederken, kırsal kesimdeki geniş halk kitlesi nezdinde Türkistan ve Horasan tasavvufu temsil etmekteydi.

Yukarıda verdiğimiz bilgilerden de anlaşılacağı üzere Osmanlı beyliğinin kurulmuş olduğu bölgedeki dinî anlayış, aktif ve mücadeleci bir karakter arz etmektedir. Bu durum gaza ideolojisinin benimsenmesini beraberinde getirmiştir. Bu ideoloji adeta beylikle özdeşlemiş bir durum arz etmiştir. Dolayısıyla beyliğin meşruiyetini sağlayan temel unsurlardan biri dindir. İlgili devletin kuruluş felsefesini anlatan ilk kaynakların dinî açıdan meşruiyeti sağlayacak bilgileri barındırması gayet doğaldır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir