Osmanlı Devleti Siyasi Düşünürleri

Osmanlı siyasî düşünce geleneğinin, ilk önce, klasik Müslüman doğu siyasî düşünce eserlerinden yapılan tercümelerle başladığını biliyoruz.

Ünlü Hind filozofu Beydeba’nın Pançatantra’sının Sâsânî devrinde Pehlevîce’ye yapılmış tercümesinden, IX. yüzyılda İbn Mukaffâ’ın Kelile ve Dinme adı altında yaptığı Arapça tercüme, XIV yüzyılda Aydınoğlu Umur Beğ’in emriyle ilk defa Türkçeye kazandırıldı.

Bu mensur Türkçe tercüme, manzum hale getirilerek Osmanlı sultanı I. Murad (ö,1389)’a sunulmuştur. XVI. yüzyılda Kanunî Sultan Süleyman (ö. 1566) zamanında da, Kelile ve Dinme’nin Ali Çelebi adlı biri tarafından Hümûyun-nâme ismiyle Farsçadan tekrar Osmanlı Türkçesi’ne çevrildiği bilinir.

İranlı müellif Keykâvus b. Kâbus (ö.XI.yüzyılın sonları)’un kaleme aldığı, ünlü Kâbus-nâme ise, XV yüzyılda Mercümek Ahıned tarafından Türkçe’ye çevrilerek Sultan II. Murad (ö. 1451)’a sunulmuştu. Bunlardan başka, XIII. yüzyılın ünlü bilgin ve düşünürlerinden Nâsıreddin Tûsî (ö. 1274)’nin Ahlâk-ı Nâsırtsı ile, XV yüzyılda tanınmış bilgin Celâleddin Devvânî (ö. 1503)’nin buna dayanarak Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan (Ö.1478) için yazdığı Ahlâk-ı Celâli’si de, Osmanlılar’da yankı uyandırmıştı. Özellikle bu son ikisinin, Fârâbî’den geniş ölçüde etkilendiklerini belirtmek gerekir.

Böylece, önce tercüme faaliyetleriyle oluşmaya başlayan Osmanlı siyasî düşüncesinin muhtevasına, temel konularına ve bu konularda ortaya atılan düşüncelere geçmeden önce, belli başlı siyasî düşünürleri kısa çizgilerle tanımak yararlı olacaktır. XV yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman çerçevesinde Osmanlı siyasî düşüncesine katkıda bulunan bu insanların hemen tamamına yakınının, fiilen devlet hizmetinde bulunmuş yüksek rütbeli bürokratlar olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar, klasik İslâmî dönemde yazan Gazâlî (ö. 1111), İbn Teymiyye (ö. 1328) veya daha başkaları gibi sırf teorik planda ve çoğu gerçek hayatta uygulanması imkansız, ideal seviyede bir takım fikirler ileri süren kişiler olmaktan çok, İdarî hayatlarında karşılaştıkları durumların sonuçlarını, kısaca tecrübelerini dile getiren ve pragmatik bir amaç güden şahsiyetlerdir. Bununla birlikte onlar, klasik İslâm müellifleri gibi, Eflâtun’dan, Aristo’dan, veya İskender, Nûşirevan gibi eski hükümdarların, büyük Müslüman halîfelerinin hayatlarından örnekler sunmaktan, bunları sık sık âyet ve hadis metinleriyle takviye etmekten geri kalmamışlardır.

Kronolojik olarak bakıldığı takdirde Osmanlı siyasî düşünürlerinden ilk dikkatimizi çeken, saltanat kurumu hakkındaki fikirleriyle tanıdığımız, Târîh-i Ebü’l-Feth yazarı Tursun Beğ (ö. 1490’dan sonra)’dir. Hayatı hakkında tek kaynak olan kendi eserinden anlaşıldığına göre, genç yaşta tımar sahibi olarak parlak bir yükseliş çizgisi izleyen Tursun Beğ, İstanbul’un fethini müteakip burasının iskânına esas olmak üzere, bizzat Fâtih Sultan Mehmed (ö. 1481)’in emriyle mukataalann tahririne tayin edilmişti. Bu güç işin üstesinden gelerek yükselmesine devam eden Tursun Beğ, aynı devirde defterdarlık makamına geçmiş, böylece Fâtih gibi bir hükümdarın güvenine mazhar olduğunu göstermişti. Daha sonra bir ara vezîriâzam Mahmud Paşa (ö. 1474)’nın da hizmetinde bulunmuş, bir çok seferlere katılmış, emekliye ayrıldıktan sonra II. Bayezid (ö. 1512) zamanında da itibar görmüştür. Eserinin mukaddimesinde, saltanat kurumunu ele alır.

Vezîriâzam Lutfi Paşa (ö. 1563), Osmanlı siyasî düşünürleri arasında en dikkat çekici simalardan biri olarak göze çarpar. Muhtemelen Arnavut asıllı olan bu zat, daha Yavuz Sultan Selim (ö. 1520) zamanında dikkati çekmiş ve sancak beyliğinden beylerbeyiliğe kadar bir çok görevde bulunduktan sonra, 1539’da vezîriâzamlığa getirilmiş ve azledilinceye kadar iki yıl, bu görevi başarıyla sürdürmüştür. Azlinde, dürüstlüğü sebebiyle menfaatini zedelediği çevrelerin parmağının bulunması büyük bir ihtimal olarak görülüyor. Çünkü, vezîriâzamlığı sırasında devlet teşkilatında gördüğü bazı aksaklıkları giderme yolundaki çabalarının, bir takım kişileri rahatsız ettiği bilinmektedir. Kendisinin, Osmanlı düzenindeki çözülme emarelerini sezen ilk devlet adamı olduğunu söyleyebiliriz. Lutfî Paşa yalnız devlet adamlığı değil, İlmî yönden de epeyce kuvvetli bir birikime sahip bulunuyordu. Ünlü şeyhülislâm Ebu’s-Suûd Efendi (Ö.1574) ile zamanın önde gelen bazı ülemâsınm, şöhretleriyle mütenasip ilme sahip olmadıklarını cesaretle söyleyebilmiştir. Adıyla anılan tarihinden başka, aşağıda söz konusu edeceğimiz, hilâfet meselesine tahsis ettiği bir risalesi ve Âsaf-nâme’siyle ünlüdür. O devirde Osmanlı hilâfeti hakkında beliren istifhamlara verdiği cevapları ve hilâfet hakkındaki düşüncelerini ihtiva eden Halâsu’l-Ümme fî Ma’rifeti’l-Eimme adlı, işaret olunan risalesi önemlidir.

Gelibolulu bir tüccar ailesine mesup olup, merkezde ve taşrada olmak üzere pek çeşitli bürokratik hizmetlerde bulunan, ama bir türlü özlediği mevkilere gelemeyen ünlü tarihçi Âlî (ö. 1600) ise, bütün bu işler arasında tarihe özel bir ilgi duymuş ve bu alanda pek çok eser kaleme almış önemli bir Osmanlı aydınıdır. Bizi burada daha çok Nushatü (yahut Nasihatti)’s-Selâtin adındaki eseriyle ilgilendiren Âlî’nin, bu eserini, Abdurrahmân Şîrâzî (ö.?) adında birinin, Salâhaddin Eyyûbî’ye sunduğu Arapça bir eserden terceme ve tadil suretiyle meydana getirdiğini, Naîmâ’dan öğreniyoruz. Bosna Akhisar’ında doğup İstanbul’da tahsilini tamamlamış bulunan Hasan Kâfî (ö. 1616)’ye gelince, çeşitli yerlerde müderrislik ve kadılık yapmış bir ilmiye mensubudur.

Yazdığı eserler arasında, önce Arapça kaleme alıp sonra Türkçeye çevirdiği Usûlü’l- Hikem adlı risalesi, devrinin devlet düzenini eleştirmesi itibariyle bir önem taşır. Arnavut asıllı olup devşirmelikten yetişen ve asıl adı Mustafa olan Koçi Beğ (ö. 1648). IV Murad’ın musahipliğine kadar yükselmiş bir şahsiyettir. Risalelerinde klasik Osmanlı düzeninin yeniden ihyasını savunmuş, böylece devletin eski kudretini tekrar kazanacağını ileri sürmüştür.

XVII. yüzyılın bilim adamı, ünlü tarihçi ve bibliyograf Kâtib Çelebi (ö. 1657)’yi de bu devrin siyasî düşünürleri arasında saymak gerekir. Düstûru’l-Amel isimli risalesinde, devletin çeşitli kesimlerindeki bozukluklara dikkati çekerek alınması gerekli tedbirleri tartışmıştır.

XVII. yüzyılın bir başka dikkate değer bilim adamlarından ve tarihçilerinden olan Hezârfen Hüseyin Efendi (1692), ilmiye mesleğine mensup olup çeşitli alanlarda eserler vermiştir. Onun Telhîsu’l-Beyan isimli eseri, aynı şekilde imparatorluğun aksayan yanlarını tespit ve tenkide çalışmaktadır. Kendine has fikirleri de olmakla beraber, daha çok kendinden önceki risale yazarlarından faydalanmıştır.

XVIII. yüzyıl başlarının önemli devlet adamlarından sayılabilecek Defterdar Sarı Mehmed Paşa (1717) ise, Osmanlı siyasî düşünürleri arasında gerçekten dikkate alınması gereken bir sima olarak göze çarpar. Ruz-nâme-i evvel dairesi memurluğundan defterdarlık gibi önemli bir makama, daha sonra Selanik valiliğine getirilmiş, ancak devlete itaatsizlik suçundan idam olunmuştur. Nasâyihü’l-Vüzerâ isimli eseri, kendi türü içinde önemli bir yer işgal eder.

Osmanlı siyasî düşünürlerinin hepsi hiç şüphesiz bu sayılanlardan ibaret değildir. XVII. yüzyılın Kitâb-ı Müstetab ve Kıtâbu Mesâlihi’I-Müslimin isimli eserlerin anonim yazarlarının dışında, bozulan devlet düzeninin ıslahı konusunda irili ufaklı bir takım risaleler ve eserler yazan özellikle İlmiyeye mensup başka şahsiyetler de vardır ki, Mehmed Bosnevî (ö. 1660) (el-Vasfu’l-Kâmil fi Ahvâl’i Veziri’i-Âdil), Pertevi Ali Efendi (ö. 1665) (Düstûru’l-Vüzerâ), Tâib Ahmed Efendi (ö. 1723) (Nasihatû’l-Müluk Terğiben li-Hüsni’s-Süluk), Süleyman Nahifi (ö. 1738) (Nasîhatü’l-Vüzerâ), Şeyh Osman b. Ali (?) (Umûru’l-Ümerâ) vb. daha başkaları sayılabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir