Osmanlı Devleti’nde Etnik Unsur (Soy Ağacı)

Osman Bey’in, dikkat çekmesine ve isminin kaynaklarda zikredilmeye başlanılmasına vesile olan olay 1302 yılında Bizans komutanı Muzalon ile girişmiş olduğu Bafeus Savaşı’dır. Bundan önceki tarihlerde Bizans kaynaklarında kendine yer bulamayan Osman Bey ve aşireti, beylikler hakkında bilgi veren kaynaklarda da ismi zikredilecek kadar öneme haiz olmamıştı. Bundan dolayı Osmanlı şeceresi hakkında bilgi veren kaynaklar devletin kuruluşundan yaklaşık yüzyıl sonra ortaya çıkmıştı.

“Mevsuk vakıaların bulunmadığı yerlerde ananeler tahkik olunup itina ile muhakeme ve muvazene edilmelidir. Bir kavmin menşeini mütalaa ettiğimiz zaman bu cihet esasî bir mahiyettir. Bir kavmin mebdeleri o kadar ehemmiyetsizdir ki, yaptıkları işler sayesinde başkalarının dikkatini üzerlerine celp edinceye kadar umumi tarihte farkında olunmaksızın kalırlar.”

Osman Bey

Osman Bey

Gibbons’un Osmanlı şeceresini bulma çabası için yapmış olduğu bu tahlil tam manasıyla yerli yerine oturmuştur. Yalnız elde edilen başarılar sonrası dikkat çekme sadece Osmanlı için değil herkes için geçerli olan bir durumdur.

Osmanlıların menşei hakkında Fuat Köprülü, “Anonim Tevârih-i Âl-i Osmanlarda ve Şükrullah’ın Behcetü’t-Tevârih’inde, Âşıkpaşazâde ve Oruç Beğ tarihlerinde Osmanlı hanedanının sadece Oğuzlardan” olduğunu belirtir. Ona göre, II. Murat zamanında yazılan Yazıcıoğlu’nun Selçuknâme’sinde Kayılardan olduğu tasrih edilmiştir.

Câm-i Cem Âyin gibi silsile-nâmelerde, Düstûr-nâme-i Enverî, Ruhî, Lütfi Paşa tarihinde ve son olarak İdris-i Bitlisî’nin Heşt Behişt’inde Kayıların diğer Oğuz boyları arasında şerâfet ve asaletine dair bazı rivayetlerle birlikte bu fikrin ileri sü- rüldüğüne değinilmektedir. Osmanlı hanedanının Kayılardan olabileceği düşüncesini yadırgamayan Köprülü’nün itirazı, Kayıların Oğuzlar arasında yöneticilik vasfıyla bilinen bir boy olduğu görüşüdür. Ona göre şayet Osmanlı hanedanı kendi meşruiyeti için bir boy bulma derdine düşseydi, Kayılar yerine Oğuz ananesine göre hükümdarların en fazla çıktığı Salur veya Kınık boylarını seçmeleri gerektiğini belirtmektedir.

Aşıkpaşazâde’den itibaren yazılan kaynakların, Osmanlı şeceresine yer verdiği görülür. Şecerelerin doğruluğu tartışmalıdır. Olması da doğaldır. Ancak önemli olan bu soy kütüklerinin ifa etmiş olduğu görevdir. Çoğu şecere Hz. Nuh’a kadar gider. Söz konusu hanedanlık, dinî bir öndere dayandırılmak suretiyle manevi bir referans kazanmış olmaktadır. Söz konusu kütüklerde ayrıca Türklerin ataları olan Oğuz da zikredilir. Oğuz, Batı Asya’daki Müslüman Türkler için kullanılan umumi bir terimdir. Destan geleneği, Oğuzların atalarını, Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan gelen, tek tanrıya inanan ve dünya fatihi olan Oğuz Han’a bağlanmaktadır. Oğuz Han’ın altı oğlu, her bir oğlunun da dörder oğlu vardır. Oğuz’un yirmi dört torununun her biri Türk geleneğinin Oğuzları ayırdığı yirmi dört boyun atasıdır.

Colin İmber, Yazıcızâde’nin eserinde Ertuğrul’un “Kayı boyuna” bağlanmasını önemser. Çünkü Kayıların atası dünya fatihi Oğuz Han’ın halefi, en kıdemli ve en büyük oğlu Gün Han idi. Yazıcızâde eserinde: “Kayı Han’ın bütün Oğuz beylerinin Oğuz’dan sonra tabi oldukları han olduğunu söyleyip, Gün Han vasiyeti üzerine Oğuz töresince hanlık ve padişahlık Kayı soyu varken diğerlerine değmeyeceğini” belirtmektedir.

Yazıcızâde, Osman ailesinin Oğuz Han soy kütüğünü neden benimsediklerini şöyle açıklamıştır: “Pes bu delil ve erkânca padişâh-i a’zam seyyid-i selâtinü’l-Arab ve’l-‘Acem kâyid-i cuyûşu’l-muvahhiddin kâtilü’l-kefere ve’lmüşrikîn sultan bin sultan pâdişahımız Murat bin Mehmed Han ki eşref-i Âl-i Osman’dır, pâdişahlığa enseb ve elyaktır, Oğuz’un kalan hanları uruğundan, belki Cengiz hanların uruğundan dahi mecmu’undan ulu asl ve ulu söğüktür, şer’le dahi ‘örfle dahi Türk hanları, Tatar hanları dahi kapusuna gelip selam vermeğe ve hizmet etmeğe layıktır. Korkut Ata eyitdi: Ahir zamanda gerü bundan sonra hanlık Kayı’ya değe, dahi kimesne ellerinden almaya, dedigü Osmanlı rahimehullâh neslidir.” Yazıcızade’nin bu anlatımında bu soy şecerelerinin meşruiyete hizmet ettiği açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Bu bilgilerin vurgulu bir şekilde belirtilmesinin arka planına bakıldığında, Osmanlılar ile diğer beylik ve devletler ile olan rekabetin çok önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. 1380’de küçümseme amacıyla Kadı Burhaneddin, Osman’ın bir Kayıkçı oğlu olduğunu söylemiştir. Timur, Yıldırım’a bir mektubunda, “Bir Kayıkçı Türkmen soyundan gelmişsin” diyerek hakaret etmek istemiştir. Ayrıca Timur, Anadolu’dan ayrılmadan önce Osmanlı sultanları dâhil tüm beylere birer yarlığ vererek egemenliklerini tasdik etmişti. Osmanlı hanedanının etnik kökeni meselesi, Timur’dan sonra oğlu Şahruh zamanında da diplomatik tartışma konusu olmuştur. Rakiplerini etkisiz hâle getiren Şahruh, I. Mehmed ve II. Murad’a hilatler göndererek kendisine bağlılıklarını göstermesini istemişti. Bu baskı karşısında Osmanlı sarayına yakın olan Yazıcızâde Ali, Tarih-i Âl-i Selçuk’una Osman Bey’i Kayı boyuna bağlayan soy kütüğüne koymuştur. Onun soyunu Oğuz’un büyük oğlu Gün Han’ın soyundan geldiğini iddia ederek Timur ve Şahruh’un üstünlük iddiasını çürütmek istemiştir.

Osmanlı soyunu Gün Han’a değil de yine Oğuz’un altı oğlundan olan Gök Han’a bağlayan alternatif şecerelerde bulunmaktadır. Colin İmber, bu alternatif geleneğin yazılı olarak ilk defa Şükrullah’ın Tevârihi’nde görüldüğünü belirtmektedir. Ayrıca bu şecereye atfedilen hikâye de göstermiştir ki bu şecereler Osmanlı Hanedanı’nı komşu hükümdarların gözünde yüceltmektir. Şükrullah’ın 1449 yılında 2. Murat adına elçi olarak Karakoyunlu Beyi Mirza Cihanşah’a gittiğini ve Karakoyunlu sarayında kendisine Oğuz Han’ın Gök, Yer, Deniz, Gün, Ay, Yıldız adlarında altı oğlunun olduğunu gösteren Moğolca yazılmış bir kitap gösterildiğini iddia etmiştir. Bu durum Mirza Cihan Şah’ı, kendisi Deniz Han’ın soyundan Murad’ın ise Gök Han soyundan geldiği için, gökyüzünün denize üstün olması gibi, Murad’ın soyunun da kendi soyundan üstün olduğunu itiraf etmeye zorladığını bildirmektedir.

Osmanlıların kendilerini Kayı boyuna mensup göstermelerinin pek cazip bir durum olmadığı kanaatinde olan Feridun Emecen, böyle bir gayretin olması durumunda daha faal ve önde gelen diğer boyları tercih etmeleri gerektiğini savunur. O, Kayı lafzının öne çıkarılmasının tarihî bir realiteden kaynaklanmış olabileceğini, ancak “beylik kurma üstünlüğüne” haiz olduğu iddiasının sonradan ortaya konulduğu kanaatindedir.

Enverî’nin sunmuş olduğu Osmanlı şeceresinde de bazı farklılıklar dikkat çekmektedir. Bu farklılıklar arasında en bariz olanı ise soy ağacını Hz. Nuh’a kadar sürdürmemesidir. Enverî, şecereyi Oğuz Han’da bitirir. Bu yönüyle diğer şecere sunan tarihçilerden ayrılır.

Enverî’nin peygamber ve sahabe hikâyeleri ile birleştirdiği Oğuz Destanı’nın unsurları bulunan şeceresine göre, Oğuz Kağan, Oğuz Tümen Kağan adlı bir Türk reisinin kızı ile Peygamber’in İyaz adlı bir sahabesinin oğluydu. Oğuz Kağan’ın altı oğlundan biri, bütün Türkistan’ı idare eden Kayı Cemşid Han idi ve Osmanlılar bu Kayı Cemşid Han’dan geliyorlardı. Bu şecere Peygamber’in bir sahabesinin manevi soyu ile Türkistan Hanı’nın dünyevi iktidarını birleştirme özelliğine sahipti. Ancak bu şecere pek yaygınlık kazanmayıp Enverî ile sınırlı kaldı denilebilir.

Sonuç olarak, dünyanın sayılı büyük devletlerinden olan Osmanlı ve bu devletin kurucu unsuru olan Osmanlı hanedanlığı için bir şecerenin oluşturulması zaruri bir durumdur. Oluşturulmuş bu şeceredeki tartışmalar iki ana eksende yoğunlaşmaktadır. Bunların ilki şecerenin realiteye ne kadar uyduğu diğeri ise oluşturulan bu silsilenamelerin nelere hizmet ettiğidir.

Yukarıda değindiğimiz tartışmalardan da anlaşılacağı üzere Hz.Nuh’a dayandırılan bu şecerelerin kesinliğinin şu anki veriler ile ispatlanamayacağı muhakkaktır. Osmanlıların Kayılara mensup olma ihtimalini, F. Emecen’in Osmanlı çekirdek coğrafyasındaki Kayılara mensup aşiretlerin varlığı ile açıklamaya çalışması kabul edilebilir.

Kaşgarlı Mahmud’un Kayıları, Oğuzların ikinci sıradaki boyu olarak göstermesi yönetici sınıftan olması açısından önemlidir. Wittek’in de belirttiği gibi, birinci sıranın Selçuklu hanedanına ait olduğu bir yerde artık hanedana meşru bir vâris olmadığından dolayı ikinci sıradaki bir boy da meşruiyet açısından azımsanmayacak kadar öneme haiz bir derecedir. Nitekim Yazıcızâde’nin eserinde bey seçilme meşveretine değindiği pasajda “Kayı Han’ın bütün Oğuz beylerinin Oğuz’un ardından tabi oldukları han olduğunu söyleyip, Gün Han vasiyeti üzerine Oğuz töresince hanlık ve padişahlığın Kayı soyu varken diğerlerine değmeyeceği” şeklinde ifade etmektedir.

Osmanlı tarihçilerinin böyle bir meşruiyet çabasına girmiş olmaları temelde iki yönlü cevaplanması gereken bir sorudur. Birincisi büyümeye başlayan ve artık gücünü belli bir ölçüde ispatlamış olan bir hanedanın kendi geçmişini bilmek istemesi kadar doğal bir şey yoktur. İlk başlarda Osmanlılar da bu kadar başarılı olabileceklerine belki inanmıyorlardı. Nitekim yaklaşık ilk yüz yıl devlet ile ilgili şu ana kadar elimizde herhangi bir kitap yoktur. Osmanlılar ile ilgili kitaplar yazılmaya başlayınca, hanedanlığın ataları ile ilgili şecereler de ortaya çıkmaya başladı. Bu anlamdaki bir ihtiyacın meşruiyetle alakası pek yoktur.

İkincisi ve asıl önemli olanı meşruiyet iddialarına karşı şecere oluşturma çabasıdır. H. İnalcık’ın da belirttiği gibi, Osmanlıların Timur ve oğullarının iddialarına kendilerinin yöneticiliğe haiz bir hanedan olduğunu gösterme çabası göz ardı edilecek bir şey değildir. 1380’lerde küçümseme amacıyla Kadı Burhaneddin, Osman’ın bir Kayıkçı oğlu olduğunu söylemiştir. Timur, Yıldırım’a bir mektubunda Osmanlı sultanına, bir Kayıkçı Türkmen soyundan gelmişsin diye, hakaret etmek istemiştir. Osmanlı hanedanı meselesi, Timur’dan sonra oğlu Şahruh zamanında bir diplomatik tartışma konusu olmuştur. Timur, Anadolu’dan ayrılmadan önce, Osmanlı sultanları dâhil, tüm beylere birer yarlığ vererek egemenliklerini tasdik etmişti. Oğlu Şahruh, karşıtlarını bertaraf edip tahtta sağlamca yerleşince, I. Mehmed ve II. Murat’a ferman ve hilatlar göndererek kendisine bağlılıklarını göstermelerini istemiş, Osmanlı sarayı bu baskı ve tehdit karşısında ciddi bir kaygıya düşmüştü. Saraya yakın Yazıcızâde ailesinden Ali, o zaman Târih-i Al-i Selçuk’unda Osman’ı Kayı’ya bağlayan soy kütüğünü koymuş ve Osman’ın Oğuz Han’ın büyük oğlu Günhan’ın oğlu Kayı’nın soyundan geldiğini söyleyerek, Timur ve Şahruh’un üstünlük iddiasını çürütmek istemiştir. Oğuznâme’ye göre Oğuz, 24 boy arasında egemenlik için kavga olmaması için töre koymuş, “Her birinin mansabı, nişanı ve damgası” tayin olunmuştur. Oğuz’un öncelik verdiği oğlu Günhan’dır.

Osman öncesine (Ertuğrul, Ertuğrul’un babası ve dedesi) şüphe ile bakan araştırmacıların iddiaları dikkate alınmaya değer gibi görünse bile aslında fazla da kuşkuya gerek yoktur. Çünkü günümüzde bile resmi belgelere başvurmadan babadan dededen duyarak birkaç kuşak ileri gidilebilir. Her ne kadar Osmanlı hanedanı başlarda bu kadar önemli bir konumda olmasa bile yine de bir kabilenin yönetici sınıfına mensuptular. Bunun için birkaç göbek atalarını ve geliş maceralarını bilmeleri imkân dâhilindedir. Ancak sözlü kültürde araya karışan unsurlar olacaktır. Araya karışan bu unsurlardan dolayı Gibbons’un yaptığı gibi tamamen uydurmadır demek veya efsane deyip hafife almak fazlaca ağır bir hüküm olur kanaatindeyiz.

Değerlendirilmesi gereken diğer bir konu ise Osmanlı meşruiyetinin Kayı’ya bağlanması meselesidir. Şayet Osmanlı hanedanı Kayılar’a değil de önem sırası daha gerilere düşen bir kabileye mensup olsaydı iktidardan uzaklaştırılacak mıydı? Törenin veya geleneğin bu türden bir yaptırımı var mıydı? Bizce Osmanlı hanedanı yine başta olurdu ve iktidarlarını hiç kimseye vermeye yanaşmazdı. Doğru ve doğal olan da budur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir