Osmanlı Devleti’nde Gaza Anlayışı

Osmanlı kuruluş döneminin Anadolu’sunda en önemli değerlerden bir tanesi olan “gaza”, aynı zamanda meşruiyetin de temel unsurudur.

Osmanlı hakkında bilgi veren ilk kaynaklarda gaza misyonuna sahip olmakla ilgili birçok pasajı bulmak mümkündür. Bunların başında rüya anlatımları gelmektedir. Rivayetlerde hanedanlığın öncüleri sayılan Ertuğrul ve Osman Bey’in görmüş olduğu düşler aktarılır. Ayrıca başkalarının onlarla ilgili görmüş olduğu rüyalar da işlenmektedir.

Kaynaklarda geçen ve meşhur olan rüya şöyledir: “Osman Gazi, yalvardı ve bir müddet ağladı. Uykusu geldi; yattı uyudu. Aralarında kerameti zahir olan bir aziz şeyh vardı. Halkının tamamının güven duydukları bir kimse idi. Dervişliği gönlünde idi. Dünyalığı, nimeti ve davarı çoktu. İlim ve irfan sahibiydi. Misafirhanesi boş kalmazdı ve Osman Gazi de bu dervişe konuk olurdu. Osman Gazi düşünde, bu azizin kuşağında bir ayın doğduğunu, kendi koynuna girdiğini gördü. Bu ay, Osman Gazi’nin koynuna girince, göbeğinde bir ağaç çıktı, gölgesi dünyayı tuttu. Gölgesinde dağlar oluştu. Her dağın eteğinde sular çıktı. O sulardan kimi içti, kimi bahçesini suladı, kimi de çeşmeler akıttı.” Kendisine rüya anlatılan şeyh (Edebali): “Oğul Osman! Padişahlık sana ve senin nesline mübarek olsun ve benim kızım Malhun Hatun senin eşin olsun.” müjdesini vermişti. Oruç Beğ, rüyayı Ertuğrul’un gördüğünü ve yorumlatmak için Konya’da bulunan Şeyh Edebali’nin yanına gittiğini nakleder.

Ayrıca Osmanlı hanedanına mensup olmayan kişilerin görmüş olduğu rüya rivayetlerini de görmekteyiz. Hanedan dışındaki kişilerin görmüş olduğu rüyaların en tipik örneği Köse Mihal’e ait olanıdır. “Osman Bey beraberinde birkaç kişi olduğu halde ava çıkar. Eve dönüş zamanında ufukta tozun dumana katıldığını görür. Atlı birkaç kişi gelip içlerinden biri Osman Bey’i sorar. Osman Bey kendisine gösterilince hemen “Esselâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Resûlu’llah” deyip, kelime-i şehadeti getirerek Müslüman olur. Köse Mihal, “Ya Osman Gazi! Düşümde sizin Peygamberiniz Muhammed Mustafa’yı alehi’s-selamı gördüm. Geldi bana eyitdi: Ya Abdullah! Diyü, İslam dinini telkin idüp, kelime-i şehadeti düşümde öğretti. Fâtiha’yı ve sure-i İhlas’ı bile öğretti. Eyitti: “Ya Abdullah! Tur, sabah ata süvar ol. Fülan yirde bir gazi yiğit vardur, anun adı Osman’dur. İşbu şekillü kişidür, âna var. Fî sebîli’llah gazaya niyet idüp gaza ider. Ve benüm ak alemüm ânun katındadur.”

Osman Bey’in rüyası, Osmanlı Devleti’nin kuruluş kısmında efsaneleşen bölümlerden biridir. Osman Bey’in gördüğü varsayılan rüyanın benzerleri birçok hanedan için de rivayet edilmiştir. Rüyada, onun göbeğinden bir ağacın çıkarak gölgesinin bütün dünyaya yayılması menkıbesine benzer bir rivayet, Gazneli Mahmud için de aktarılmaktadır.

Rivayete göre, Hindistan fatihi Mahmud Gaznevi’nin babası Sevük Tigin, oğlunun doğumundan bir saat evvel rüyasında evindeki ateşlikten bir ağacın çıktığını ve bütün dünyaya gölge saldığını görmüştür. Tâbirci, söz konusu rüyayı: “Fâtih bir oğlu olacağı” şeklinde yorumlamıştı. XIV. asır başında İlhanlılar’ın sarayında Cami’üt-Tevarih adlı ilk cihan tarihini yazan Reşidüddin, büyük eserinin Oğuz ananelerini muhtevi kısmında, bu rüyada görülen ağaç menkıbelerinin diğer bir şeklini aktarır. Burada Oğuzların hükümdarları arasında Tuğrul isminde biri ile iki kardeşinden bahsedilir. Bu çocukların babası, oğulları daha devlet kurmadan evvel bir rüya görür. Göbeğinden çıkan üç büyük ağaç gövdesi büyür, her tarafa gölge salar ve tepeleri göklere erer. Bunu kabilenin kâhinine söyleyerek tabir ettirir. Kabile içinden büyük bir hükümdar çıkacağını zaten evvelden haber vermiş olan kâhin, bu adama “Çocuklarının hükümdar olacağını, fakat bu sırrı kimseye açmamasını” tembih eder.

Aktarmış olduğumuz örneklerden de anlaşılacağı üzere bu tür menkibevî rüya anlatımları Osmanlı ile sınırlı değildir. Bu durum gerçekliği olan bir rüyadan ziyade mevcut olan bir rivayetin Osman Bey’e uyarlanmasından başka bir şey değildir. Bununla ilgili ise iki olasılığın olabileceğini düşünüyoruz. İlk ihtimal bu rüya anlatımının Anadolu Türkleri arasında şifahi olarak mevcut olduğu ve Osmanlı kroniklerine halk ağzından geçmiş olabileceğidir. İkincisi ise XV. asırda Osmanlı sarayında pek ehemmiyet verilen Reşidüddin’in eserlerinden alınarak Osmanlı sülalesine isnat edilme olasılığıdır.

Rüya örneğinin dışında gaza görevinin Osmanlılara verildiğini başka şekillerde anlatan kaynaklar da bulunmaktadır. Örneğin Enverî eserinde Ertuğrul’a İslam fetihleri için keskin kılıç verildiğini rivayet etmektedir: “Bir gün Ertuğrul’a ulu bir kişi gelir ve ona: Ey yiğit! Allah senin eline keskin bir kılıç verdi. İslam fetihlerine sen sebep olacaksın ve senin soyundan gelenler bütün Rumeli’yi fethdecek” der.

Osmanlı hakkındaki diğer bir iddiayı Ahmedî’nin eserinde görmekteyiz. Buna göre Osmanlı hanedanlığı sonra gelmesine rağmen, diğer Müslüman hanedanlardan daha üstündür. Ahmedî, iddiasını gerekçeleriyle birlikte eserinde şöyle dile getirir:

“Sonra gelen ön gelenden yig olur. Fikri olan bunı kim direm bilur Virdi Hak insana feyz itdükte cûd Kudret ü akl u hayat u hem vücûd Akl ol üçden yigrek idi bî günan Lâcerem sonra onlardan oldu ayan Sonra geldi enbiyedan ol resûl Hatem oldı vü kamûdan eşref ol Dört kitabın sonu Kur’an’dur gelen Fazl ile oldur anlara nasih olan Kamudan çün sonra geldi âdemi Fazl ile oldu kamunun hâtemi”

Üstünlük iddiası daha sonra gelen bazı tarihçiler tarafından da sürdü rülmüştür. Örneğin Neşrî: “Bu tabaka, ba’de Rasûlüllah (SAV) Hülefâ’ürRâşidin afzal ül-guzzat ve’l-mücahidindür. Eğerçi bunlar zamanen ve zikren mua’hhardür, ammâ rütbeten kadren mukaddemdür. Tea’hhür-i zamanı tekadddüm-i rütbede münâfi değildür. Nitekim Hazret-i Muhammed Rasülullah salavâtü’l-lahî ‘aleyhi ve selâmuhu hâtemü’n-nebiyyin ve seyyid-ü imâmi’l-mürselindur.” ifadelerini kullanmaktadır.

Bu iddianın sadece tarihçilerden kaynaklandığını söylemek hatalı bir çıkarım olsa gerek. Çünkü gaza misyonuyla ilgili olarak daha somut bilgiler elimizdedir. Osmanlı hanedanlığına mensup olan yöneticiler gaza ideolojisini benimsemişlerdir.

Osmanlı tarihine ait kaynaklar, ilk dönemden itibaren hanedanlığın gaza ideolojisine sahip olduğuna vurgu yapmaktadırlar. Kaynaklar, aynı etnik ve demografik yapıya sahip olan beylikler içerisinde, Osmanlıları gaza yapma açısından en üstün konuma yerleştirmektedirler. Bu şekil aşırı yüceltme elbette ki resmi tarihçiliğin verdiği bir reflekstir. Yine de gaza anlayışının olduğunu kanıtlayan en sağlam delillerdendir. Kaynaklar, Osmanlıların gaza yapmalarına değil, cihat eden hanedanlar içerisindeki üstünlüklerine vurgu yapmaktadırlar. Bu durumda Anadolu’da bulunan bütün beyliklerde gaza ideolojisinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu düşünceyi destekleyen diğer bir kanıt ise vakfiye kitabesidir. 1324 yılına ait olan bu kitabede Osman Bey “Şücaüddin (dinin savunucusu)” ve Orhan Bey için ise “Fahrüddin (dinin medar-ı iftiharı)” lakapları kullanılmıştır. Ayrıca kuruluşun ilk dönemlerinde Osmanlı Beyliği’ni gezmiş olan İbn Batuta, Orhan Bey için “İhtiyarüddin” lakabını kullanmıştır.

Osmanlıların gaza ideolojisine sahip çıktıklarını gösteren diğer bir kanıt ise Ankara Savaşı öncesi Timur ile Bayezid arasında gerçekleşen mektuplaşmalardır. Mektuplarda anlaşıldığına göre Bayezid’in Timur’u kâfirlikle suçlaması, kendisini ise cihat eden bir sultan olarak vasfetmesi, Timur’un ağırına gitmiştir. O, kâfir olmadığını kendisinin kırk yıla yakın bir süreden beridir cihat ettiğini belirtmiştir. Savaş öncesi karşılıklı dört mektup yazılmış ve mektuplardaki ana tema cihat olmuştur.

Ahmedî, Osmanlı hanedanının, Hz. Peygamberden sonra, Neşrî ise Hz. Peygamber ve dört halifeden sonra en faziletli kişiler olduklarını vurgulamıştır. Bu hanedanın yegâne amacının da İslamiyet’i yaymak olduğu vurgusu ön plana çıkarılmıştır. Ancak rüyaların ifa ettiği görevler, söz konusu beylik için dönemin geçerli olan felsefenin temelini oluşturmaktadır. Bu kaynaklar niçin böyle bir ihtiyaç hissetmişledir? Hiç kuşkusuz ki meşruiyet kaygısıdır. Kutsiyet atfeden bu türden anlatımların belli bir amacı vardır. Osmanlı’nın kuruluş dönemi hakkında bilgi veren kaynakların hepsi Ankara Savaşı’ndan sonra yazılmıştır. Osmanlı Devleti, Timur ile yapmış olduğu savaşı kaybetmişti. Savaş öncesi yapılan yazışmalarda her ikisinin de kendisini Allah için cihat eden taraf olarak gördüğü anlaşılmakta ve çekişmelerin ileriki dönemlerde de devam ettiği görülmektedir.

Rakip hanedanların (Timurlular, Kadı Burhaneddin ve özellikle Karamanlılar) meydan okumalarına muhatap olan Osmanlı sultanları otoritelerinin ilahi kökenini vurgulamak zorunda kalmışlardı. Nitekim F.Giesse de bu rüya anlatımı için “Osmanlı sülalesine Küçük Asya’daki diğer Türk kabileleri üzerinde hegemonyasını kurmak için ilahi bir meşruiyet vermek arzusu” değerlendirmesinde bulunmuştur.

Yukarıdaki mektuplaşmalardan da anlaşılacağı gibi bölgede meşruiyetin büyük oranda gaza ruhuna sahip olmakla gerçekleşmekteydi. Osmanlı, gerek beylik gerekse de devlet olduğu dönemin bu itirazlara karşılık kaynakların gaza ideolojisini çok fazla işledikleri ve bu konuda en faziletli hanedanlığın Osmanlılar olduğu vurgulanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir