Osmanlı Devletinde Veliaht ve Şehzadeler

Baba tarafından Osman Gazi’nin soyundan gelen prense, «şehzade» denmektedir ve şehzade imparatorluk prensidir. Babasının padişah olması şart değildir.

Şehzade‘nin oğlu da şehzadedir ve bu husus, Avrupa hanedanlarında olduğu gibidir. Ancak tahta çıkan padişahların hepsi padişah oğludur. Şehzade oğlu hiç bir şehzade tahta çıkmamıştır. Fakat onların da tahtın varisleri olduğu kesin şekilde kabul edilmiştir. Nitekim Türkiye’de saltanat devam etse idi, 1944’de İkinci Abdülmecid ölünce, veraset sistemine göre, en yaşlı şehzade olarak, Beşinci Murad’ın oğlu Salahaddin Efendi’nin oğlu Ahmed Nihad Efendi «Dördüncü Ahmed» unvanıyla cülus edecekti.

«Ulu şehzade, büyük şehzade» ve sonra «Veliahd-i Saltanat» denen Veliaht, 1687’ye kadar padişahın büyük oğlu, bu tarihten sonra, Hanedan’ın en yaşlı şehzadesidir. Diğer şehzadelere uygulanan protokole dahildir. Fakat protokolde padişah ve valide sultandan sonra 3. valide sultan yoksa 2. gelir.

Şehzadelere İstanbul’un Fethi’nden önce bey, çelebi denmiş; sonra sultan, han denmiştir. 1826’dan sonra sultan ve han unvanları padişaha tahsis edilerek, bütün şehzadelere, veliaht dahil olmak üzere «efendi» denmiştir. Lakapları «devletlü necabetlü» idi. «Necabetlü» lakabı, yalnız Osmanlı şehzadelerine mahsus idi. Şehzadeler, yaş sırasıyla protokole girerlerdi. Ne kız kardeşleri olan sultanlar, ne padişah zevceleri olan kadın efendiler, ne herhangi bir görevli, bir şehzadeden öncelik alarak protokole giremezdi. Henüz doğmuş bir şehzadeden sonra sultanlar (imparatorluk prensesleri) gene yaş sırasıyla protokole girerlerdi.

Şehzade, buluğ yaşına yaklaşınca, fakat buluğa ermeden önce «sancağa çıkardı». Hocaları, lalaları, mürebbileri, geniş maiyyetiyle Anadolu’da bir sancağa (il’e) vali olarak gönderilirdi. Şehzade çocukları şehzadelere de sancak verilirdi. Anadolu dışında Rumeli’nde veya Arap ülkelerinde sancak verilmezdi. İstisna olarak Yavuz Sultan Selim’e kısa müddet Rumeli’nde sancak verilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman ile bir amcasına da Kırım’da sancak verildiği görülür. Şart olmamakla beraber veliaht – şehzade, ekseriya Manisa’ya gönderilip Saruhan Tahtı’na otururdu. Eyalet (beylerbeyilik) verilen şehzade azdır. Bu da Karaman eyaletinden ibarettir. Zira Konya’ya Karamanoğulları’nın düşmesinden sonra uzun müddet şehzadeler ve tercihen annesi Karamanoğulları’ndan olan şehzadeler gönderildi. Zira bu bölge halkı, eski beylerine çok bağlı idiler ve eski hanedanlarından daha büyük bir hanedanın mensubuna ancak itaat edebildiler.

Sancaktan gelip padişah olan son şehzade Üçüncü Mehmed’dir (1595). Ondan sonraki şehzadeler sancağa çıkmayıp babalarının sarayında oturdular. Zira çocuktular. 1648’de Sultan İbrahim, büyük oğlunu Manisa’ya göndermeye hazırlanırken öldü ve sonra bu adet tamamen bırakıldı. Ancak şehzadeler, babaları padişah ile beraber seferlere ve seyahatlere çıkmaya devam ettiler. XVII. asrın 2. yarısında, XVIII. asırda ve XIX. asrın ilk yarısında yani Yaklaşık 2 asır, şehzadelerin çocuğu olmasına izin verilmedi. 1774’de tahta geçen Birinci Abdülhamid’in şehzadeliğinde doğan iki kızı istisnadır.

Şehzadeler, babalarının sarayındaki dairelerinde anneleri ile yaşadılar. Tanzimanat şehzadelere padişah saraylarındaki daireleri dışında, buluğ yaşına gelince ayrı saraylar tahsis edildi. Babaları ölmüş şehzadeler burada, anneleri ile oturdular. Yine Tanzimatta «saray» kelimesi şehzade ve sultan ikametgâhlarına tahsis edilip padişaha ait olup miras bırakılamayan ve padişahtan padişaha geçen saraylar «saray-ı hümayun» denerek tefrik edildi. Ne kadar büyük olursa olsun Hanedanın oturmadığı meskenlere artık saray denmedi, «konak» dendi. Klasik dönemde büyük vezir konaklarına da saray denirdi.

Şehzadeler, padişahlardan birinin, ekseriya babalarının türbesine gömülürlerdi. Sultanlar da öyle idi. Yalnız bir kaçı için müstakil türbe yapılmıştır. Cenazeleri, sultanlar gibi büyük devlet protokolü ile kaldırdı, namazı şeyhulislam kıldırır, sadrazam, vezirler, kazaskerler, rical, halk, hazır bulunurdu. Şehzade ve sultan tabutlarının üzerine 8 mücevher kemer, kadın efendi tabutlarına 2 mücevher kemer, ıkbal, hanımefendi, hanım-sultan, damat, sultan-zade tabutlarına ise 1 mücevher kemer konurdu.

Şehzadeler Öpülemez ve Okşanamazdı

Sultanlar gibi şehzadeler de baba, anne ve kardeşleri dışında hiç kimse tarafından öpülemez, okşanamaz, yaşları ne olursa olsun kendilerine isimleriyle hitap edilemezdi. Bizzat padişahlar oğul ve kızlarını çıplak adıyla çağırmazlar, «Mehmed Han, Ayşe Sultan, Ahmed Efendi» şeklinde hitap ederlerdi. Yavuz Sultan Selim müstesnadır, o, tek oğlunu «Süleyman» diye çağırmıştır.

Şehzade asla sakal salamaz, fakat bıyık bırakabilirdi. Tahta oturunca hemen sakal salıverirdi (Baron de Tott, Ailmoires, I, 71). Yalnız Yavuz ve Vahideddin, padişahlıklarında sakal bırakmadılar. İkinci Osman ise, yeterli şekilde gür sakalı çıkacak yaşa henüz gelmediği için bırakmadı.

Şehzade doğar doğmaz hizmetine 20 cariye ayrılır, bir yaşını doldurunca emrindeki hizmetkarların sayısı, 3’ü Has Oda albayı olmak üzere 60’a çıkardı (d’Ohsson, VII, 96-7). Okumaya başlamaları, sünnetleri, büyük merasimle olurdu. Doğumları da öyle. Ancak evlenmeleri, dairelerinde basit törenle olurdu. Yalnız sultanlara şaşaalı ve çok def’a halka açık büyük düğün yapılırdı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir