Osmanlı Devletinden Önce Türk Orduları

X. yy.’dan başlayarak Türklerde belirli ve sürekli bir yerde yerleşme eğilimi gözlenir. Bu yerleşiklik yeni bir dinin benimsenmesiyle birlikte olacaktır: İslâm. Ama her iki önemli olay da Türklerin savaş geleneklerini zayıflatmayacaktır.

Zaten İslamlaşma da askerlik sayesinde değilse de onun aracılığıyla olacaktır. Başkenti Buhara olan İran-Samanî devleti islamlaşmaya hazır Orta Asya’dan gelen Türkleri ya “paralı asker” olarak ya da savaş tutsağı olarak kullanmaya başlar. Böylece karşıt iki gelişme görülecektir: Bir yandan içten içe Türkleşen İran ordusu, diğer yandan islâmlaşan Türk askerleri.

Türklerde Askerlik

Türklerde Askerlik

Nitekim bu ortamdan ALP TEKİN gibi bir Türk tutsağı önce Horasan valiliğine kadar yükselebilecek; daha sonra da kendi başına bağımsız bir devlet kurabilecektir: Gazneliler (962).

Fakat asıl ilk Müslüman-Türk devleti KARAHANLILAR‘ın kuracağı devlet olacaktır. Başkenti KAŞGAR olan ve X. yy. başında kurulan KARAHANLILAR devleti de eski yaşantılarının izlerini, özellikle askerî olanları taşımaktan geri kalmayacaklardır.

Gerek yerleşik düzene geçiş gerekse islâmlaşma Gazneliler ve Karahanlılar gibi geçiş dönemi devletleri aracılığıyla olmuştur. Bu geçiş dönemi devletlerinin en önemlilerini Selçuk Türkleri kuracaktır. Bilindiği gibi ilki Büyük SELÇUKLULAR adıyla başkent İSFAHAN olmak üzere X. yy. sonu ile XII. yy. sonu arasında kurulup yaşamış ikincisi ise ANADOLU SELÇUKLULARI adıyla (RUMÎ), başkent KONYA olarak XI. yy. ortasında kurulup XIV. yy. başına kadar sürmüştür.

Bu geçiş dönemi devletlerinin konumuz bakımından önemi iki açıdandır. İlk olarak devlet ve ordunun toplum üzerindeki tartışmasız egemenliğidir. Bu zaten bütün Türk tarihinin genel çizgisini oluşturur. Fakat bu devletlerle görülmeye başlayan yeni bir olgu; daha sonra Osmanlı toplumunun temellerini oluşturacak olan İKTA dikkatimizi çekmektedir. Daha sonra Osmanlılarda en gelişgin halini alacak olan bu kurum toprak bağı olmayan savaşçıları toprağa bağlaması bakımından yeni ve önemlidir. Böylelikle yurtsuz ve bağlantısız savaşçılık belirli bir yurda bağlılık çevresinde sürmeye başlayacaktır. Artık kahramanlıklar uçarı bir başıboşlukla değil belirli bir toprak parçasına bağlılık ve onun genişletilmesi için sürekli savaşıma dönüşecektir.

Yerleşiklik askerî kurumsallaşmaya yol açacaktır. Daha önceki göçebe toplumda ordu toplumdan kesin olarak ayrılamazken ve bütün orduyu oluştururken yerleşiklikle birlikte ordu bağımsız bir kurum olarak oluşmaya başlayacaktır. Böylece bazı yazarların tersine profesyonel ordunun oluşması için XIX. yy. Batı toplumlarını beklemeye gerek kalmayacaktır. Merkezî devlet konusunda gözlediğimiz gibi profesyonel ordu konusunda da Türkler Batı toplumlarına göre bir kaç yüz yıllık önceliğe sahip. Bu gözlemi pek çok Batılı tarihçi de tereddütsüz bir biçimde yapmaktadır : Konuya ilerde yeniden dönmek üzere bir örnekle yetinelim :

“MELİK ŞAH zamanından (1072-1092) bu yana Ordunun önemli kısmı tutsaklardan kurulmuş profesyonel bir ordu idi.”

Türkler bilindiği gibi Anadolu’ya Selçuklular zamanında ve XI. yy. sonlarına doğru gireceklerdir. Çok kısa bir sürede bütün Anadolu’ya egemen olan bu halk böylece belkide gerçek anlamda ilk ve son yurtları olarak buraya yerleşmeye başlamışlardır. Bugün olduğu kadar o gün için de önemli bir kıtalar arası konuma sahip olan Anadolu’ya giren Türkler aslında birden çok yerli halkı yerinden ettiği için uzun yüzyıllar iyi gözle görülmeyeceklerdir. Türklerin yerlerinden ettiği halklar Rum, Ermeni, Arap, İranlı gibi bölge yerlileri olduğu gibi yer yer Franklar, Bavyeralılar gibi Batılılar da vardır. Bütün bu halklar hiç kuşkusuz Türklerin itelemesiyle Batıya doğru kaçarken Türkler hakkında oldukça korkutucu ilk izlenimleri de götürüyorlardı.

Fakat asıl korkutucu Türk imajını “İslâmın kılıcı” olarak tarih sahnesine giren Osmanlılar yayacaklardır. Osmanlıların adını duyurmasından sonradır ki uzun yüzyıllar sürecek olan haç/ay çatışması ve adına “Question d’Orient” denecek olan Türklerin Anadolu’nun gerçek sahibi tanınıp tanınmamasını özünde taşıyan bir sorunla uğraşılacaktır. O kadar ki bin yıl sonra bile Türklerin Anadolu’ya sahiplikleri ciddi tartışma konusu yapılabilecektir. Türklerin Batıyla bütünleşme sorununun gerisinde XI. yy.’a kadar götürülebilecek tarihsel davaların izi var mıdır? Bu davalarda askerîliğin payı nedir? Düşünmek gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir