Osmanlı Düşünce Hayatının Tarihi Alt Yapısı

Osmanlı Devleti‘nun temelinin, XIV yüzyıl başlarında Anadolu’nun batısında, Bizans sınırında henüz küçük bir uç beyliği olarak atıldığı sırada İslâm dünyasında fikrî faaliyetlerin yoğun olarak görüldüğü, değişik fikir mekteplerinin faal olduğu çağ çoktandır sona ermiş olup İslâm dünyası, Moğol istilasının yarattığı siyasî, sosyal, ve İktisadî krizleri yeni yeni aşmaya ve toparlanmaya çalışıyordu.

Buna rağmen, XIV yüzyıl, İbn Haldun gibi, kelimenin gerçek anlamıyla büyük bir düşünürü çıkarabildi. Ne var ki, bu büyük düşünürün kaleminden çıkan, İslâm düşüncesinin bir bakıma post mortem eseri denilebilecek Mukaddime, bu krizler, dalgalanmalar ve yeni siyasî oluşumlar arasında büyük yankılar uyandıramadan yüzyıllarca kurtulamayacağı unutulmuşluk karanlığına yuvarlanıp gitmiş, keşfedilmek için XIX. yüzyılı beklemek zorunda kalmıştır.

İslâm düşünce tarihi alanında bugüne kadar yapılmış bulunan araştırmalar, İslâm dünyasında en olgun düşünce ürünlerinin IX. yüzyıldan itibaren görülmeye başladığını, yaklaşık dört asırlık bir canlılıktan sonra XII. yüzyılın sonlarına doğru bir durgunlaşma sürecine girdiğini ortaya koymaktadır. Bu sürecin izahı günümüze kadar çeşitli şekillerde yapılagelmiştir. Bu durgunlaşmayı İslâm düşüncesinin kendi iç yapısı ve şartlarıyla açıklamaya çalışanlar olduğu gibi, bir takım iç ve dış siyasî ve sosyoekonomik âmiller ışığında anlamak isteyenler de bulunmaktadır.

Bugünkü bilgilerimiz ise, her iki yaklaşımın birlikte dikkate alınmasının daha gerçekçi olduğunu göstermektedir. Nitekim aynı türden âmiller Osmanlı -düşüncesi için de söz konusu olacaktır. Her halükarda burada amacımız İslâm düşüncesinin durgunlaşma sebeplerini tartışmak değil, Osmanlı Devleti’nde düşünce hayatının bu durgunlaşan mirasın üzerinde oturmuş olduğunu vurgulamaktır. XIV yüzyılda artık İslâm dünyasında serbest düşünce ve tartışma hayatı sona ermiş, bunların yerini Ehl-i Sünnet dışı cereyanlara karşı İslâm’ı koruma misyonunu yüklenen yeni siyasî yapılanmaların bir parçası olmak almıştır. Osmanlı Beyliği de bu yeni yapılanmalardan birisidir. Sınırlarını yeni fetihler ve ilhaklarla bir yandan Bizans, diğer yandan öteki Türkmen beyliklerinin toprakları aleyhine genişleten bu genç devletin de tek amacı, gücünü pekiştirmek, diğer beylikler arasında meşruiyet temelini sağlamlaştırmaktı.

Osmanlılar’m kuruluş dönemi ilim ve düşünce hayatı hakkında bilgilerimiz çok azdır Bunların çoğu da, bir XVI. yüzyıl kaynağı olan Şakâyıku’n-Nu’mâniye’ye da_yanır. Onun kuruluş dönemi hakkında verdiği bilgiler ise, eserin yazıldığı XVI. yüzyılın imajına göre, yani artık iyice gelişmiş, bütün nıüesseseleri yerine oturmuş merkezî bir imparatorluğun şanına uygun bir ilk devir imajına göre düzenlendiğinden, kuruluş dönemini gerçekte olduğu gibi yansıtmamaktadır. Bu yüzden bu tek kaynağın ilk dönem için verdiği bilgilerin fazla güvenilir olduğunu söylemek zordur. Esasen bu dönem, Osmanlı Beyliği’nin henüz kendini kabul ettirme ve topraklarını emniyet altında tutma gayretleriyle geçtiğinden, sağlam bir bünyeye, istikrarlı bir düzene ihtiyaç gösteren gelişmiş bir düşünce hayatının yeşerebileceğini beklemek’ de doğru değildir. Bununla beraber, Şâkayık-ı Nu’mâniye’dz bu ilk devir ülemâ ve süitlerinden oluşan epeyce uzun listeler vardır.

Mısır, Suriye, Irak, İran ve nihayet Mâverâünnehir gibi, çoktandır Moğol İstilası sonrasının zühd ağırlıklı tasavvufunun ve dar çerçeveli, katı bir fıkıh anlayışının hâkimiyetine teslim olmuş İslâm ülkelerinde yetişen bu ülemâ ve sûfîlerin, Osmanlı düşünce hayatına, iyice kökleşmiş klasik ilim ve tasavvuf anlayışının ötesinde kazandırabilecekleri ne bir canlılık, ne bir hareketlilik, ne de geniş ufuklu bir düşünce geleneği yoktu. Bunu, o dönemde yazılan eserlere ve tartışılan konulara bakarak söylemek mümkün olabiliyor. Bu eserlerin önemli bir kısmı, fıkıh, tefsir, kelam ve kısmen hadis alanında olup, Müslümanlar’ın dünyadan çok uhrevî yanlarına hitap eder nitelikte diğer alanlardaki kitapların bir kısmı ise, daha çok Ehl-i Sünnet inançlarının sıkı sıkı muhafazasına yönelik, yeni fikirler ve tartışmaların doğmasına yol açan değil, tersine bundan kaçan savunmacı eserlerin şerh ve hâşiyelerinden oluşuyordu. Son zamanlarda bu eserler ve yazarları üzerine istatistik bir değerlendirmeyi de kapsayan bir çalışma, Osmanlı ilim ve düşünce hayatında tercih edilen, bu sebeple de üzerlerine birden fazla şerh, talik ve haşiye yazılan eserlerin, XI.-XIII. yüzyıllarda kaleme alınan, belirtilen nitelikteki kitaplar olduğunu, orijinal telif olarak çok az eserin yazıldığım ortaya koymuştur.4 Osmanlılar’da şerh, tâlik ve haşiye yazmak için seçilen eserlerin kaleme alındığı nuntakaların, Osmanlı medreselerinden mezun olup ihtisas için giden öğrencilerin seçtikleri mıntakalarla aynı oluşu, bu ilgi çekici çalışmanın meydana koyduğu bir başka gerçeği teşkil ediyor.

Sonuç olarak şimdilik kaydıyla şu denilebilir ki, Osmanlı İmparatorluğu, kendi devlet anlayışı istikametinde geliştirdiği yapısının çok tabiî bir tezahürü olarak, kendine uygun bir şekilde dogmatikleştirdiği Ehl-i Sünnet düşüncesi içinde ve kendi pratik ihtiyaçlarına cevap verebilecek tarzda bir düşünce ortamının oluşmasını teşvik etmiştir. O bundan da ayrılmamaya yüzyıllar boyu itina göstermiş ve her türlü ayrılma teşebbüslerini ağır bir şekilde cezalandırmıştır. İşte Tanzimat’a kadar Osmanlı düşünce hayatı hep bu devletçi şemsiyenin altında gelişmek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla onu kendine mahsus bu şartların ürünü olarak düşünmek gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir