Osmanlı Hanedanı ve Padişah

Osmanlı İmparatorluğu, adını devletin kurucusu olan ve hanedana da ismini veren Osman Gazi’den almıştır.

Devletin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen altı asırlık uzun dönemde tahta geçen 36 padişahın tamamı Osmanlı hanedanına mensuptur. İmparatorluğu, bu hanedansız düşünebilmek imkânsızdır. Bu nedenle tarihî kaynaklarda Osmanlı Devleti’nin adı Devlet-i Âl-i Osman olarak geçmektedir.

Altı yüz yıllık bu imparatorluk, tek bir ailenin adıyla anılır. Tarihte Osmanlı hanedanı kadar uzun ve kesintisiz iktidarda kalan başka bir hanedan bulunmamaktadır. Bu durumun Osmanlı hanedanı için gerçekten önemli bir başarı olduğunu kabul etmek gerekir.

Altı yüz yıllık tarih boyunca, “hanedan politikaları” ile “devlet politikaları” iç içe geçmiş ve birbirinden ayrılmaz hale gelmiştir. Bu kadar uzun zaman içinde çok şey değişmiş, ancak temel özellik değişmeden kalmıştır.

Osmanlı Hanedanı

Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyuna mensup olan Osmanlı hanedanı, Selçuklu sultanının Söğüt bölgesini Osman Gazi’ye mülk olarak vermesi ve onu buraya bey olarak tayin etmesiyle ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nin askerî ve idarî açıdan asıl teşkilatını kazandığı dönem, Orhan Bey (1324- 1362) zamanıdır.

Orhan Bey’le kurulan Osmanlı hanedanı içinde devlet başkanının seçimi, II. Murat’ın (1421- 1451) hükümdarlığına kadar ahiler, akıncı gaziler, ulema gibi nüfuzlu şahsiyetler ile beylerin ellerindeydi, bu grupların desteğini alanlar tahta oturabilmişlerdir; ancak Osmanlı ailesi dışında hiçbir ailenin o makamı elde etmesine de izin verilmemiştir.

Osmanlı Devleti’ndeki beylerin hükümdarlar üzerindeki hüküm ve nüfuzu, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethine kadar devam etmiştir. Osmanlı Padişahı tipini asıl yaratan hükümdar, Fatih Sultan Mehmet olmuştur. Zaten dış dünyada Osmanlı padişahlarının sultan unvanını alması da bu döneme rastlamaktadır.

Osmanlı Padişahı

Osmanlı padişahı, gerçek anlamda Fatih Sultan Mehmet’in (1451-1481) şahsında ortaya çıkmıştır. Fatih dönemi, Osmanlı saltanat ve padişahlık anlayışında bir dönüm noktası olmuştur. Fatih, bir taraftan kendi adıyla anılan kanunnamesine koyduğu hükümler, diğer taraftan kendi zamanındaki uygulama ile devlet içindeki bütün gruplar üzerinde merkezî otoriteyi kurarak, mutlak bir hükümdar tipini meydana getirmiştir. Başlangıçta örfî nitelikli ve gelenek ağırlıklı hükümdarlık anlayışının Fatih’ten itibaren giderek dinî ağırlık kazandığı gözlenmektedir.

Kuruluş dönemi Osmanlı padişahlarının ileriki dönemlerde elde edecekleri merkezî-mutlak bir iktidara henüz bu dönemde sahip olamadıkları görülmektedir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi ve daha sonra tahta geçen Orhan Bey (1324- 1362) ve I. Murat (1362- 1389) dönemlerinde Osmanlı padişahları, yönetici-padişah veya mutlak hükümdar değil, daha çok merkezî örgütlenmeyi ve askerî gücü elinde bulunduran çeşitli uç beyleri arasındaki koordine ve birliği sağlayan toparlayıcı bir unsurdu. Bu dönemde padişah ile yakın çevresi arasındaki toplumsal farklılığın en alt düzeyde olduğu görülmektedir.

Padişahın İktidarı

Uç beyleri, yeni fethedilen bölgeleri idare etmiş ve kendi ordularına sahip olmuşlardır; ancak bir tehlike anında faaliyetlerini birleştirmiş ve padişahın emrine sunmuşlardır. Ancak daha sonraki dönemlerde imparatorluğun temellerinin sağlam bir şekilde atılarak merkezî-mutlak bir yönetimin gerçekleştirildiği, özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren, padişahın iktidar ve otoritesinin devletin her kademesindeki siyasî, idarî ve askerî gruplar üzerinde hâkim bir duruma yükseltildiği görülmektedir. İşte bu dönemden itibaren Osmanlı Devleti’nde bütün teşkilat, padişahın mutlak ve ortak olunamaz egemenliğini gerçekleştirmek üzere kurulmuştu. Bütün güç padişahta toplanmış, devlet yönetiminde tek otorite olan padişah, güçlü bir iktidara sahip olmuştu.

Devletin merkez ve taşra yönetim birimleri ile ordu, doğrudan padişaha bağlı bir bütün olarak teşkilatlandırılmıştı. Bu bütünün merkezinde padişah ve saray teşkilatı bulunuyor, ülkenin her tarafındaki bütün birimler bu merkezden yönetiliyordu.

Devletin mutlak hâkimi olan ve halkı adaletli bir şekilde yönetmekle sorumlu tutulan padişah, İdarî, askerî, malî ve hukukla ilgili her konuda söz sahibi idi. Ancak bu yetkiler onun her istediğini yapabileceği anlamına gelmezdi. Osmanlı padişahlarının sınırsız bir yasama yetkisi yoktu. Padişah yasa ve kanunların dışına çıkamazdı, şer’î ve örfî hukukun sınırları padişahın yasama yetkisinin de sınırlarını oluşturmaktaydı.

Yürütmenin başı olan padişah, bu yetkisini dünya işlerinde sadrazamlara, dinî işlerde ise önceleri kazaskerlere, daha sonra şeyhülislamlara devretmişti. Nitekim bu iki makama yapılacak tayin ve azillerde padişahın mutlak yetki sahibi olduğu bilinmektedir. Bundan başka Divan-ı Hümayun toplantılarında alınan her türlü kararın arz yolu ile onun onayına sunulması da padişahın son karar verici makam olduğunu göstermektedir.

Devletin merkez yönetim ve karar organı olan ve aynı zamanda da en yüksek mahkeme konumunda bulunan Divan-ı Hümayun’a Fatih dönemine kadar bizzat başkanlık yapmış olan padişahlar, halk arasındaki anlaşmazlıkları çözmek ve hukukî davalara bakmak üzere yargı yetkilerini ise kadılara devretmişlerdi.

Osmanlıda Saltanat

Osmanlılarda saltanatın intikali, başlangıçtan 1617 yılına kadar ilk on dört padişahta babadan oğula geçmek suretiyle olmuştur. Eski Türklerdeki devletin, hanedanın ortak mülkü olma telakkisi Osmanlılarda özellikle Fatih döneminde değişik bir anlayışa bürünmüştür. Kanunnamenin meşhur olan maddesi ile saltanatın babadan oğula intikalinde kolaylık sağlanmıştır. 1617’de I. Ahmet’in ölümü üzerine ekberiyet usûlü benimsenmiştir. Daha sonraki dönemde bir iki istisna dışında ekberiyet ve erşediyet usûlüne göre hanedanın en yaşlı erkek üyesi padişah olmuştur.

Eski Türk töresine göre hükümdarlık ailesinin reisi olan ve Ulu Bey adını taşıyan kişi, aynı zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanlı Beyliği’nin ilk zamanlarında görülen bu adet, I. Murat zamanından itibaren sadece hükümdarın çocukları için geçerli hale gelmişti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarının hakkı olarak telakki edilmeye başlandı. Bununla beraber bir veliaht tayini söz konusu değildir. Devlet adamları ve askerlerce sevilip takdir edilen şehzade, ölen babasının yerine hükümdar ilan edilirdi.

Osmanlı Padişahlarında Sultan Unvanı

Osmanlı sultanları, özellikle diplomatik yazışmalarda ve dokümanlarda kendileri hakkında çok zengin bir terminoloji kullanmışlardır. Halife unvanından çok sultan unvanını kullanan Osmanlı sultanları, bu unvanlar dışında padişah, şehinşah, han, hakan, hüdâvendigâr, bey, gazi, emir, kayzer gibi haşmet ifadesi olan ve çoğu İran etkisiyle benimsenmiş unvanları da kullanmışlardır. Bu unvanlardan başka Yavuz Sultan Selim, Mercidabık zaferinden (1516) hemen sonra Halep’te Hâdimü’l- Harameyni’ş-Şerîfeyn unvanını kullanmıştır. Bu unvan daha sonraki padişahlarca da kullanılmıştır. Padişahların kullandıkları bu unvanları şer’î ve örfî unvanlar olarak iki kısımda değerlendirmek ve resmî belgelerde bunların dikkatli ve özenle kullanıldığına işaret etmek gerekir.

Sultan unvanı, Osmanlı padişahları tarafından en çok kullanılan İslamî nitelikli bir unvandır. Halife unvanı ise en çok üzerinde durulanı ve tartışılanı olmuştur. Klasik hilafet görüşü, 1258’de Bağdat’ın Moğollarca işgali ve Abbasilerin yok edilmesi üzerine, fiilen hâkimiyeti elinde bulundurarak Şeriatı uygulama vazifesini üzerine alan her Müslüman hükümdarı tarafından kullanılan genel bir unvandan başka bir şey değildi ve eski anlamını tamamen yitirmişti.

Mekke ve Medine’nin ve hac yollarının hâmisi olmak ise İslam dünyasında üstünlüğü belirten bir sıfattı. Bu anlamda hilafet unvanının Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet ve II. Bâyezid tarafından da kullanıldığı vekâyinâmelerdeki bilgilere dayanır.

Özellikle Kemalpaşazade eserinde II. Mehmet (Fatih) ve II. Bâyezid’den bu unvanla söz eder. Resmî tarihçinin bu gayreti politik bir gereğe dayanıyor olmalıdır.

Osmanlı Padişahlarında Halifelik

Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ın fethinden sonra İstanbul’da Ayasofya Camii’nde halifelik haklarını resmî bir törenle Abbasi soyundan gelen Halife Mütevekkil’den devraldığı rivayeti, onun çağdaşları tarafından değil de, XVIII. yüzyıl vakanüvisi Enderunlu Ata tarafından ortaya atılmıştır. Oysa Yavuz Sultan Selim bu unvanı kullanmamış, sadece Hâdimü’l- Harameyni’ş-Şerîfeyn gibi bir unvanla yetinmiştir. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman “yeryüzündeki bütün Müslümanların halifesi” (Halîfe-i Rûy-i Zemîn) sıfatını benimsediğinde de bu, İslam dünyasının koruyuculuğu rolünün vurgulanmasından öte bir anlam taşımıyordu. Dolayısıyla, Osmanlıların geliştirdiği yeni halifelik kavramı, Osmanlılarda başından beri görülen kutsal savaş olan gazada önderlik kavramının uzantısından başka bir şey değildi. Buna karşılık XVII. yüzyıldan sonra Osmanlı sultanları, artık Müslümanlar yararına yaygın müdahale olanaklarından yoksundular.

İşte bunun yerine, X. yüzyılın dinî otoritelerince geliştirilmiş bütün İslam ümmetinin halifesi tanımlamalarına göre, halife sıfatıyla sahip bulundukları yasal hakları daha fazla vurgulamaya koyuldular. Bu anlamda hilafet unvanının kullanılması 21 Temmuz 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile başlar. Bu tarihte Kırım Hanlığı’nın bağımsızlığı konusu ortaya çıktığı zaman Osmanlı padişahı, Ruslara karşı bu Müslüman devleti üzerinde halife sıfatıyla birtakım haklarını devam ettirmek istemiş ve Abbasi halifeleri zamanındaki klasik hilafet nazariyesi öne sürülmüştür.

III. Selim’den (1789-1807) itibaren ise hilafet unvanı resmî unvanlar arasında yer almıştır. XIX. yüzyılda bu unvan hem hükümdar, hem halk ve hem de tüm dünya Müslümanlarınca benimsenmiştir. Özellikle Sultan Abdülaziz (1861-1876) ve II. Abdülhamit (1876- 1909) halife-i müslimîn zıllu’llah fi’l-arz (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) gibi hem panislamist, hem de mutlak monarşi görüşünü yansıtan bir unvan takınmışlardır.

Osmanlı Padişahlarında Hüdavendigar Unvanı

Farsça bir kelime olan padişah unvanı ise çok geniş ülkelere sahip Müslüman hükümdarlara verilen bir unvandır. 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı kaynaklarında kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı hükümdarları bu unvanın yanında Orhan Bey’den başlayarak sultan unvanını da kullanmışlardır. I. Murat ile başlayan han unvanı da Osmanlı Devleti’nin son dönemine kadar padişahlar için en çok kullanılan unvanlar arasındadır. Ayrıca 14. ve 15. yüzyıllarda imparator anlamına gelen hüdâvendigâr unvanı da kullanılmıştır.

Hüdâvendigâr unvanı ilk olarak I. Murat tarafından kullanılmıştır. Fakat uzun dönemde halk arasında padişah en çok kullanılan unvan olmuştur. Resmî belgelerde padişah-ı âlem-penâh şeklinde çok sık kullanıldığı görülür. Çağdaş Batı kaynaklarının imperetor (imparator) olarak tasvir ettiği ilk Osmanlı sultanı ise Yıldırım Bâyezid olmuştur.

Padişahlar herhangi bir konuya ilişkin emir ve iradelerini hatt-ı hümayun, ferman, berat, biti, menşur, irâde, ahitnâme, amannâme gibi belgelerle ifade etmişlerdir. Bunlardan hatt-ı hümayun bizzat padişahın el yazısıyla yazılmıştır. Diğer belgeler ise padişah adına Divan-ı Hümayun’dan çıkarılmıştır. Bütün berat ve fermanlarda padişahın tuğrası bulunurdu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir