Osmanlıda Taşra Yönetiminin Bozulması

Taşra Yönetiminin Bozulması

Yüzyıllarca amacına uygun bir biçimde işleyen Osmanlı taşra yönetimi İmparatorluğun duraklama ve gerileme dönemlerinde merkezi yönetim gibi temelinden sarsılarak uzun süreli bir çözülme sürecine girmiştir. Bu dönemlerin en belirgin niteliği, merkezi otoritenin eyaletlerdeki geleneksel etkinliğini yitirmesidir.

Bu değişmenin en başta gelen nedeni, yönetim sisteminin temelini oluşturan tımar rejiminin çözülmesidir. Bilindiği gibi, Batının ekonomik ve teknolojik üstünlüğü ele geçirmesine kadar başarıyla işleyen tımar rejimi, sistem dışı gelişmelerin çözücü etkileri altında kalmıştır. Böylelikle, miri toprak rejiminin işlevini yitirmesiyle birlikte bu rejime dayalı olan durağan ve geleneksel Osmanlı toplumu tüm kurum ve sistemleriyle değişmeye uğrayarak bozulmaya başlamıştır.

Tımar Sistemi

Tımar Sistemi

Gerçekten, Batının teknolojik üstünlüğü her şeyden önce etkisini askerlik alanında göstermiştir. Yeni teknolojiyle donatılmış düzenli ordular karşısında Osmanlı fetihlerinin durması ve giderek başlayan yenilgiler, bir yandan devleti önemli bir gelir kaynağından yoksun bırakırken, öte yandan başta savunma giderleri olmak üzere, hazine harcamalarını olağanüstü artırmıştır.

Artan giderleri karşılamak ve Batı’da olduğu gibi merkezde devletten aylık alan düzenli ve sürekli ordular kurabilmek amacıyla Osmanlı devleti, askeri görevler karşılığında sipahilere vb. bıraktığı miri toprak gelirlerini hazinede toplamak üzere toprak ve vergi düzeninde köklü bir değişikliğe gitmiştir:

Bu gelişmelerin yol açtığı enflasyon baskısını azaltabilmek için hazine gelirlerinin artırılması amacıyla başvurulan yol, iltizam sistemi olmuştur. Bu sistemde devlet topraklarının yıllık geliri, “kuyruklu sarraf” denilen hazine sarraflarının güvencesi altında hazineye peşin yada taksitle ödenen para karşılığında mültezim denilen kişilere artırma yoluyla kiralanmaya başlamıştır. Ancak mültezimler, devlete ödemekle yükümlü oldukları vergi gelirlerini fazlasıyla sağlamak amacıyla vergi yükümlüsü köylü üzerinde her türlü baskı yönetimine başvurmuşlardır.

Mültezimler (Temsili)

Mültezimler (Temsili)

Toprak ve vergi rejiminde beliren bu değişmeler, kır kesiminde, köylük yerlerde derin etkilerde bulunmuş ve izleri günümüze kadar süren toplumsal sarsıntıların kaynağı olmuştur. Türü ve miktarı giderek artan vergi yükünün baskısı altında ve her türlü güvenlikten yoksun kalan köylüler giderek topraktan kopmaya başlamıştır. Bu köylüler, ya bey kapısında “sekban” ya medresede “suhte” olmuş yada işsiz güçsüz yığınlara (leventad) dönüşerek 16. yüzyılın sonlarındaki Celali ayaklanmalarının insan ögesini oluşturmuştur.

Mültezimlerin yanı sıra, ayan, bey, voyvoda baskısına eklenen ve yıllarca süren bu ayaklanmaların yarattığı kargaşalık ve güvensizlik ortamı, Osmanlı tarihinde “büyük kaçgun” denilen olaya yol açmıştır. Reaya’nın toprağından ve köyünden ayrılarak, gözden uzak, korunaklı ve barınaklı kesimlere sığınması biçiminde beliren bu olay, Anadolu’da geçmişten günümüze aktarılan elverişsiz yerleşme düzenini hazırlarken, kır kesiminde üretim ve mülkiyet ilişkilerinin değişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu gelişmeler içinde devlet topraklarının özel mülkiyete dönüşme süreci büyük bir hız kazanmıştır.

İItizam sistemiyle, devlet toprakları spekülasyon ve özel mülkiyet konusu olurken, Osmanlı geleneksel yapısına aykırı olarak bir toprak aristokrasisi belirmeye başlamıştır. Böylelikle devlet topraklarını ele geçirerek kendi mülkleri gibi kullanmaya başlayan ve ayan denilen yerel bir güçlüler sınıfı oluşmuştur. Başlangıçta yönetim ve vergi toplama işlerinde devlete yardımcı olmak üzere seçimle konumlarını kazanan ve bir aracı olarak varlıkları tanınan ayanlarla müteseIlim ve voyvoda gibi kişiler giderek güçlenmiş ve yerel otorite ve etkinliği ellerine geçirmişlerdir.

Bu yerel güçler zamanla öylesine geniş bir etkinlik kazanmışlardır ki merkezi yönetim, eyalet ve sancak beyleri, vergi toplama, askerlik işleri ve kamu düzenine ilişkin konularda açıkça onların yardımını istemek zorunda kalmıştır. İş bununla da kalmamış, birçok yerde eyalet ve sancak beylerinin görev ve yetkileri bu kişilere geçmiştir. Böylece 18. yüzyılda Osmanlı geleneğine tümüyle aykırı bir durum belirmiş ve Osmanlı ülkesinin hemen her kesiminde aristokrasi, yerel topluluklara ve yönetimine egemen olmuştur.

Bu süreç 19. yüzyılın başlarında belirgin bir görünüş kazanarak 1808 yılında Senedi İttifak’la belgelenmiştir. Alemdar Mustafa Pasa’nın girişimiyle İstanbul’da toplanan ayan ve beyler, Padişah II. Mahmut’la karşılıklı hak ve görevlerini belirten bir sözleşmeye varmışlardır.

Her iki tarafın uyacakları bu sözleşmeyle ayan, merkezi otoriteye yasa ve düzene uygun bir yönetim koşuluyla destek sözü verirken, kendi haklarını ve varlığını kabul ettirmiştir. Kimilerince meşruti (koşullu) yönetimin habercisi sayılan Senedi İttifak’ın, padişahın kimi kurallara uymasını öngörmekle birlikte; bu özelliğiyle saltanatın yetkilerini sınırlandıran yasal kural olmadığına kuşku yoktur. Ancak Senedi İttifak’da da anlatımını bulduğu gibi taşra yönetimindeki bozukluk, toplumsal çözülme sürecinin en tipik belirtisi olmuştur.

Taşra yönetiminin temelini oluşturan toprak düzeninin bozulması en derin yansımasını yönetim sisteminde bulmuştur. Her türlü güvenlikten yoksun olduğu gibi, ekonomik bir çöküntü içinde ve ağır bir vergi yükü altında bulunan taşra halkı, bir sığınak olarak düşündüğü devleti karşısında bulmuştur. Kolluk güçleri, kadılar ve öteki resmi görevliler halkı soyma ve ezme yarışında kendi paylarına düşeni yapmaktadır.

Eyalet yönetimi tam bir kargaşalık ve soysuzlaşma içindedir. Başta tımarlar olmak üzere her türlü resmi konum ve görevin bir alım-satım konusu olması ve yeterliliği olanlara değil, çıkar sağlayanlara yada bağış olarak gelişigüzel kişilere dağıtılması, kamu gücünün kötüye kullanılmasında önemli bir rol oynamıştır.

Önceden yetenekli vezirler ve öteki yüksek yöneticiler arasından seçilen beylerbeyi ve sancakbeyleri yerine, çeşitli nedenlerle rastgele kişiler atanmış ve bu kişiler konumlarını elde edebilmek için merkezde ileri gelenlere armağanlar, “caizeler” sunmak zorunda kalmıştır.

Yerel yöneticiler konumlarının maliyetini karşılamak üzere ayanla birleşerek halkı alabildiğine ezmiştir. Bunun gibi, kadılık ve benzeri ilmiye görevleri Saray çevrelerinden yetkili olmayan kişilere verilmiş, bunların bir bölümü bu görevi çıkar karşılığı başkalarına aktarabilmiştir. Böylelikle, yetersiz ve çıkarcı kadılar elinde adaletsizlik yaygın bir uygulama özelliği kazanmıştır.

Yüksek yöneticileri denetlemek üzere merkezden gönderilen denetleyici (mübaşir)ler de genellikle aynı sürece katılmışlardır.

Öte yandan gelirlerini yerel kaynaklardan ve kanunnamelerle saptanmış ölçülerde halktan sağlayan resmi görevliler hızlı fiyat artışları karşısında yükümlülüklerini yerine getirmek ve geçimlerini sağlamak üzere yasa dışı yollardan yeni gelir kaynakları yaratmış ve bunlar arasında en başta geleni rüşvet olmuştur. Kamu işlerinin belli bir çıkar karşılığında yerine getirilmesi (rüşvet) kamu yönetiminde genel ve köklü bir gelenek olmuştur. Buna bağlı olarak, devlet işlerinde yolsuzluk alıp yürümüş, işlerin savsaklanması yada yürütülmemesi kamu düzenini altüst etmiştir.

Son olarak vakıflar da, çoğunluk amaçlarından saparak mütevellilerin çıkar aracı olmaya başlamıştır. Kısacası 17. yüzyıldan başlayarak taşrada kamu hizmetleri ve devlet işlevi tam bir çöküş içindedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir