Osmanlıda Vakıf, Vakıflar ve Görevleri

İslam tarih ve medeniyetinde önemli bir hayır müessesesi olarak kabul edilen vakıf; bütün İslam ülkelerinin sosyal, ekonomik ve kültürel hayatında son derece etkili olmuştur.

Vakfın temelini insanlığa karşı şahsi ve vicdani sorumluluk hissi, iyilik, şefkat, yardımlaşma ve dayanışma duygusu gibi değerler oluşturmuştur. Osmanlı Devleti; köy ve şehirlerin imar edilmesini, dinî hizmetlerin sürdürülmesini ve sosyo-ekonomik hayatın canlanmasını vakıflar yoluyla sağlamıştır. Vakıf, kişilerin taşınır ya da taşınmaz mallarını toplum yararına ebedî olarak bağışlamasıdır.

Osmanlı Devlet’inde toplumdaki sosyal dengenin sağlanmasında etkili olan vakıflar; sosyal barışın ve adaletin korunmasında devlet, toplum ve fert ilişkisinin olumlu yönde gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

Askerî faaliyetlerde hiçbir masraftan kaçınmayan Osmanlı Devleti, hazinesinden sosyal yaşamla ilgili herhangi bir yatırım yapmamıştır. Devlet; cami, imarethane, medrese, şifahane, hamam ve kervansaray gibi dinî ve sosyo-ekonomik tesisleri vakıflar yoluyla yaptırmıştır. Bu eserlerin yapılmasında sürekli kolaylıklar sağlayan Osmanlı Devleti, hayırseverleri teşvik edici bir rol üstlenmiştir.

Kervansaray (Temsilî)

Kervansaray (Temsilî)

Şahısların vakıf yoluyla yaptırdığı eser ve tesisler sayesinde toplumun ihtiyacı karşılanmıştır. Vakıf müessesesinin kurulmasında en etkin unsur inançtır. Hayır yapan insanlar, toplumda örnek bireyler olmuştur. Bu nedenle padişahlar başta olmak üzere hanedan üyeleri ve birçok devlet adamı da çeşitli vakıflar kurmuştur. Orhan Gazi “Mal odur ki hayra sarf oluna.” ilkesiyle İznik’te bir medrese vakfederek sonraki padişahlara örnek olmuştur.

Hayır sahiplerinin yaptırdıkları eserler ve hizmetler arasında cami, mescit, medrese, imarethane, yol, köprü, çeşme gibi bilinenlerin dışında sokak, kaldırım, lağım, deniz feneri, konak, iskele, köprü, kabristan, mahzen, mumhane, şekerhane, pazar, bedesten, su yolu, hisar gibi daha yüzlerce hayrat sayılabilir. Bugün bu hizmetlerin hemen hepsinin devlet tarafından yapılmaya çalışıldığı düşünülürse Osmanlı medeniyeti içerisinde vakıfların önemi daha iyi anlaşılabilir. Gerçekten eğitim ve öğretim hizmetleri başta olmak üzere bir çok sosyal hizmetin devlet katkısı olmadan yerine getirildiği bir toplum ve devlet, dünya tarihinde görülmemiştir. Osmanlı bu konuda istisna teşkil eder.

Sahibi bulunduğu bir mülkü toplumun yararına ebedî olarak tahsis eden yani vakfeden kişiye vâkıf, vakfedilen mala mevkuf denirdi. Vakfın işleyişini, amaçlarını anlatan ve vakfın tüzüğü kabul edilen vakfiyenin, kadının onayından geçmesi gerekirdi. Vakfın idarecisi olan mütevelli; vakıfla ilgili idari, mali her türlü işlemden sorumluydu. Vakfedilen mallar satılamaz, devredilemez ve miras bırakılamazdı.

Vakıf, insanın doğasında bulunan dayanışma ve başkasına iyilik yapma duygusunu, hukuki bir statüye kavuşturmuştur. Milletlerin sahip olduğu manevi güç ve değerlerin tanımlanmasına yardımcı, tüzel kişiliğe sahip, demokratik ve sivil bir kuruluştur. Vakfın hizmet anlayışında evrensel bir yaklaşım hâkimdir. Toplumsal bir kuruluş olan vakıf, yalnızca belirli kişilerin yararı için kullanılmamıştır. Bu bakımdan vakıf; toplum hayatında iskân, istikrar, şehircilik, eğitim, sosyal hizmet ve ekonomi açısından derin izler bırakmıştır. Ülke zenginliklerinin paylaşılması, adil devlet yönetiminin tesisi ayrıca düzenli ve yaşanabilir şehirlerin kurulması konularında Osmanlı Devleti, vakıf müessesini başarı ile uygulamıştır.

Vakıfların çok çeşitli alanlarda faaliyet göstermesi normal olarak sayısının da artmasına sağlamıştır. 1546 yılında yalnız İstanbul’da 2515 vakıf görev yapmıştır. 1718 ve 1800 yılları arasında Halep’te toplam 687 vakıf mevcuttu.

Osmanlı Devleti’nde sosyal hayatta bilinen vakıfların yanında ayrıntı gibi görünen pek çok alanda hizmet veren vakıflarda vardır. Öksüz ve Yetim Çocukları Barındıran Vakıf’tan, Âmâlara Hizmet Eden Vakıf’a; Sokak Hayvanlarına Ekmek Veren Vakıf’tan, Kadın Sığınma Evi Vakfı’na; Sosyal Güvenlik Vakfı’ndan, Ölçü ile Ekmek Dağıtan Vakıf’a kadar pek çok vakıf kurulmuştur.

Osmanlıda Vakıf Kültürü

Osmanlılarda bir külliyenin bittiği yerde diğerinin birimleri başlıyor, böylece büyük bir şehir dokusu ortaya çıkıyordu. İstanbul, hayrat külliyelerinden oluşan bir şehirdi. Osmanlı külliyeleri sadece ibadet yeri, öğretim merkezi veya fakir barınağı değildi. Bunlar, çevrelerinde toplantı yerlerinin gelişmesine öncülük ettikleri için sosyal ve kültürel bütünleşmeyi teşvik ediyordu. Vakıf sayesinde medresenin hoca ve talebeleri, külliyenin diğer görevlileri, çevrenin fakirleri ve yolcular yemek saatlerinde imarette bir araya geliyor ve bu da bilgi akışını sağlıyordu. Böylece herkesin örgün eğitim alma imkânı bulamamasına rağmen külliyelerde gerçekleştirilen sürekli yaygın eğitim sayesinde ülkenin her yanında ortak bir kültür oluşuyordu.

Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne)

Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne)

Külliyeler sayesinde aynı kültür değerlerini ve aynı davranış biçimlerini benimseyen halk, ortak kimliğine kavuşuyor, sosyal bütünleşme ve uyum yaygınlaşıyordu. Külliyeler ve diğer vakıf eserleri toplumda öylesine kök salmıştı ki İslam ülkelerinin halkı bu vakıf sistemi sayesinde hayatları boyunca aralarında yerel ve ulusal sınırlar bulunduğu hâlde dinî sınırları da aşan bağlar kurabiliyordu (Yediyıldız, 2012, s.482’den düzenlenmiştir).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir