Yıldırım Bayezid‘in Merkezi Devlet Modelinin Ortaya Çıkışı

Kosova savaşında I. Murad hayatını kaybederken geride Anadolu ve Rumeli’de önemli gelişmeler sağlamış, beylik yapısından sıyrılmış, mühim rakiplerini sindirip kendi bayrağı altına toplamış ve himayesine almış bir devlet bırakmıştı.

Fakat vasallik siyaseti devletin güçlü bir merkezi sistem kurmasının önünde büyük bir engel olarak durmakta idi. Gerek Anadolu’da gerekse Rumeli’deki vasal beyler her an bir fırsatını bulduklarında kolayca bu gevşek bağdan kurtulabilirlerdi.

Yıldırım Bayezid

Yıldırım Bayezid

Nitekim Murad’ın savaş meydanında vefatı, hem Anadolu’da hem de Balkanlar’da kıpırdanmalara yol açmakta gecikmedi. Savaş alanında babasının ölümününün hemen ardından Osmanlı tahtına geçen Bayezid, ilk iş olarak içteki rakiplerini bertaraf ederek kontrolü sağladı. Hemen ardından en önemli hedefi, Karamanoğulları ile birleşen vasalleri Batı Anadolu Beylikleri oldu. Bizans da fırsattan istifade ederek bazı yerleri, bu arada Selanik’i geri almıştı. Fakat Anadolu’daki meseleler daha aciliyet kazanmıştı. Karamanoğlu Alaeddin Bey Beyşehri alarak Eskişehir’e kadar uzandı.

Germiyanoğlu II. Yakub Bey miras yoluyla elinden çıkardığı toprakları yeniden zapt etti, Kadı Burhaneddin ise Kırşehir’e girmişti. Yıldırım Bayezid Sırp kralının oğlu Stephan Lazarevic ile anlaşarak onu vasali yaptıktan sonra Anadolu’ya gitmek üzere harekete geçti. Onun Rumeli’den ayrılmasından sonra Osmanlı hakimiyetini tanımayan Üsküp ve Priştina havalisi hakimi Vuk Brankovic Kendi bölgesindeki şehirleri almaya çalışan Osmanlılara karşı koyduysa da 1391’de Üsküp, Paşa Yiğit Bey tarafından ele geçirildi ve önemli bir üs elde edildi.

Anadolu’ya geçen Yıldırım Bayezid, 1389-1390 kışında Batı Anadolu’daki Saruhan, Aydın, Menteşe, Hamid, Germiyan beyliklerini doğrudan Osmanlı idaresi altına aldı. 1390 sonbaharında yanında Bizans imparatorunun oğlu Manuel ve Candarlı Süleyman Bey olduğu halde Batı Anadolu’da Türk toprakları içinde adeta bir ada gibi kalmış olan tek Bizans şehri Alaşehir’i ele geçirdi.

1390 Mayısında Karahisar’ı Sahip’te bulunan Yıldırım Bayezid, Karamanoğulları’na karşı hazırlık yapmaya başladı, harekete geçerek Beyşehir’i aldı, Konya üzerine yürüyüp kuşattı. Fakat Candaroğlu Süleyman Bey ile Kadı Burhaneddin müşterek bir harekat düzenleyerek Osmanlı topraklarına girince, kuşatmayı kaldırıp Karamanoğulları ile anlaşma yaptı. Çarşamba suyu her iki devlet arasında sınır oldu, ayrıca Beyşehir ve civarı Osmanlı sınırları içinde kaldı. Yıldırım Bayezid’in bundan sonraki hedefi ise Candaroğulları oldu.

Sefer için babasının ölümü üzerine 1391 Martında Bizans imparatoru olan II. Manuel’i yeniden yanına çağırdı. Bu arada vasali durumundaki Bizans’ın başşehrinde müslüman tüccarın yerleştiği bir mahalle oluşmuş, bunların işleri için bir kadı tayinini kabul ettirmiş, ödenmesi gereken haracın miktarını da artırmıştı. Şimdi bizzat Bizans imparatorunu Candaroğulları üzerine yapacağı sefer için yanına getirtmesi, bir bakıma Bizans’ın kaderinin kendi ellerinde olduğunu gösterme düşüncesinden kaynaklanmaktaydı.

II. Manuel 8 Haziran 1391’den 1392 Ocağına kadar kuvvetleriyle Yıldırım Bayezid’in yanında bulundu. Bu sefer sırasında Osmanlılar Kastamonu-Sinop hattına kadar ilerledilerse de Candarlı ve Kadı Burhaneddin’in kuvvetleri karşısında başarılı olamadılar. Ardından Osmancık’a kadar gelindi, fakat Çorumlu mevkiinde Kadı Burhaneddin karşısında tutunulamadı. Kadı Burhaneddin Sivrihisar ve Ankara’ya kadar uzandı, tahribatta bulundu.

1392’de Kadı Burhaneddin’in kuşatması altındaki Amasya emirinin Osmanlı himayesi altına girmesi üzerine burada Osmanlı kontrolü kuruldu. Bu yönde Yeşilırmak vadisindeki Taceddinoğulları, Merzifon bölgesinde Taşanoğulları, Bafra hakimi gibi bazı mahalli beyler Osmanlı hakimiyetini tanımışlardı. Bu şekilde Osmanlılara karşı koyabilecek başlıca iki güç odağı kalmıştı. Kadı Burhaneddin ve Karamanoğulları. Onların bertaraf edilmesi ancak 1397-98 yıllarındaki mücadeleler sırasında, Avrupa’daki durumun sağlamlaştırılmasının ardından gerçekleşecekti. Nitekim Osmanlılar’ın Avrupa’daki meşguliyetleri sırasında yeniden hareketlenen Karamanoğullarına karşı sefer açılmış, Karamanoğlu Alaeddin Bey’in kuvvetleri Akçay’da mağlubiyete uğratılmış, Alaeddin Bey kaçarak Konya kalesine kapanmış, ancak kaleye giren Osmanlı kuvvetleri tarafından idam edilmişti. Böylece Konya ve diğer Karaman toprakları kontrol altına alındı (1397 sonbaharı). Ertesi yıl Kadı Burhaneddin’in hakim olduğu yerler ele geçirildi. Osmanlı orduları Fırat vadisinden Memlük topraklarına girerek Malatya-Elbistan’a kadar ilerledi. Bu durum ufukta belirmiş olan Timur tehdidine karşı muhtemel Osmanlı-Memlük ittifakını engellemiş, Osmanlılar’ın yalnız kalmasına yol açmıştır.

Avrupa’da ise Yıldırım Bayezid’in bu cüretkar hakimiyet anlayışı etkili bir şekilde sürmekteydi. 1392 Şubatındaki taç giyme töreni sonrasında İmparator II. Manuel, bir süre için padişahın vasali olarak askeri yükümlülükten kurtulmuş durumdaydı. Fakat bütün Balkanlar’da Türk gücü daha da kuvvetleniyordu. Osmanlılar’ın Anadolu’daki meşguliyetleri sırasıda uç beyleri faaliyetleri devam ettirmiş, Paşa Yiğit yukarıda da temas edildiği üzere Vuk Brankovic’e boyun eğdirmiş, bu arada da Firuz Bey Eflak’a, Şahin Bey Arnavutluk’a karşı akınlarda bulunmuştu. Fakat Balkanlar’da önemli hareketlenmeler olmaktaydı. Eflak prensi Mirçea Silistre’yi geri almış ve Karinabad’daki Osmanlı kuvvetlerini sıkıştırmaya başlamış, Venedikliler Mora üzerinde yoğunlaşırken, Macarlar da Eflak ve Tuna Bulgaristan’ı üzerinde faaliyetlerini artırmışlardı. 1393’te Bulgar kralı Şişman Macarlar’ın da desteği ile başkaldırdı. Bir Osmanlı ordusu 17 Temmuz 1393’te Tırnova’yı ele geçirdi. Şişman Niğbolu’ya çekilmek zorunda kaldı. Böylece bütün Bulgar krallığı Osmanlı toprağı haline gelmiş oluyordu. Yalnız Macar sınırına yakın Vidin’de bir prenslik bırakılmıştı, burada Şişman’ın üvey kardeşi Strasimir bulunuyordu.

Balkanlar’daki duruma çeki düzen vermek isteyen Bayezid 1393-1394 kışında Balkan prenslerini ve Palaologosları Serez’de toplayarak onların bağlılıklarını denemek ve pekiştirmek istedi. İmparator II. Manuel, Mora despotu olan kardeşi Theodoros, yeğenleri İmparator VII. İoannes, Manuel’in kayınpederi Konstantin Dragas, Sırp kralı Stefan Lazarevic Serez’e geldiler.

Bayezid Theodoros’dan tasarlamış olduğu Teselya seferine katılmasını, Venedik’e karşı Mora’da belli başlı şehirlerin kendisine teslim edilmesini istedi. Fakat Theodoros ve Manuel bu teklife sıcak bakmadılar. Theodoros kaçarak Mora’ya gitti. Manuel de İstanbul’a zorlukla dönebildi. Osmanlılar 1387’de alınan daha sonra 1389’da kaybedilen Selanik’i ele geçirdi, Teselya bölgesine girerek bazı şehirleri aldı. Evranos Bey Mora’ya gönderildi. Theodoros ise Argos’u Venedikliler’e bıraktı (27 Mayıs 1394). Ertesi yıl Osmanlı kuvvetleri önemli bir merkez olan Tırhala’yı aldı, burası Turhan Bey’in karargahı haline geldi. Öte yandan Bayezid 1394 Eylülünde İstanbul’u kuşatma altına almışsa da zor durumda kalan Bizans halkına denizden gelen düzenli yardımları önleyememişti. Kuşatma sekiz yıl sürecekti.

Osmanlı kuvvetleri 1395’te Macaristan’a ani hucumda bulundu, Salankamen, Krasova, Titel, Beckerek, Tımışvar, Mehadiye gibi kaleler Osmanlı akınlarına hedef oldu. Eflak prensi Mirçea’nin Macar kralı Sigismund’un desteğiyle yaptığı harekat, 17 Mayıs 1395’te Argeş nehri civarında Rovine’de başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat savaşa Osmanlı vasali olarak katılan Dragaş ve Vukaşin’in oğlu Marko çatışmada hayatlarını kaybettiler. Eflak prensliği Osmanlı vasalliğini kabullendi. 1395 Haziranında Niğbolu’daki Kral Şişman ortadan kaldırıldı. Osmanlılar’ın bu ani ve süratli seferleri, Macarlar ve Venedikliler’i harekete geçirdi. Macar kralı Sigismund Balkanlar’da bir karşı saldırı düzenleme işinin öncülüğünü üstlendi. Papa’nın desteğini aldı ve bu hareketi bir Haçlı seferine dönüştürdü. Fransa’daki şovalyeler çağrıya heyecanla müspet cevap verdiler. Burgonya dükünün oğlu Jean de Nevers idaresinde 10.000 kişi, Almanya ise 6000 şovalye ile bu harekata katıldı. Venedikliler birkaç gemi sağlamayı taahhüt ettiler. Midilli ve Sakız’daki Cenevizlilerle Rodos şovalyeleri deniz yolunun kontrolünü üstlendiler. Batı orduları 1396 Temmuzunda Budin’de toplandı.

Eflak prensi Mirçea 10.000 kişiyle gelmişti. Sigismund ise 60.000 kişilik bir kuvvet toplamıştı. Lehistan, Bohemya, İngiltere, İspanya, İtalya’dan gelme küçük birlikler ile Haçlı ordusunun 100.000 civarına ulaştığı tahmin edilmektedir. Bu haberi alan Bayezid derhal kendi kuvvetleriyle Tuna boyuna yürüdü. Haçlı kuvvetleri Türkleri Balkanlar’dan atmak, hatta Kudüs’e kadar ilerlemek gibi bir romantizm içindeydi. Vidin’deki Stratsimir de kapılarını Haçlılar’a açtı. Bu kuvvetler Rahova’daki küçük Türk garnizonunu ezdikten sonra Niğbolu’ya vardı. Tuna’ya bakan yüksek bir tepe üzerinde bulunan Niğbolu kalesi stratejik bakımdan önemli bir kilit vasfını taşıyordu. Bayezid’in vasali Stephan Lazarevic’in güçlerinin de yer aldığı Osmanlı ordusu kuşatma altındaki Niğbolu’nun imdadına yetişti. Kaleden 4-5 km. uzaktaki Osmanlı ordusuna karşı önce Fransızlar harekete geçtilerse de tamamiyle ezildiler ve başlarındaki komutanları Jean esir düştü. Diğer Haçlı kuvvetleri dağıldı, Sigismund ilerlemeye çalıştıysa da Osmanlılar tarafından geri püskürtüldü ve kaçmak zorunda kaldı (25 Eylül 1396).

Niğbolu önlerinde kazanılan bu büyük zafer, Osmanlı gücünün Balkanlar’da kat’i olarak yerleşmiş bulunduğunu ve atılamayacaklarını gösterdiği gibi Yıldırım Bayezid’e de bütün tebaası, hatta Mısır’daki hilafet merkezi ve İslam dünyasında büyük şöhret kazandırdı. Bu harekat daha önceki Haçlı seferlerine benzer ideoloji ve askeri mücadelenin sonuncusunu teşkil eder. Neticesi ise durumu zaten kötü olan Bizans’tan çok Batı Avrupa’yı ilgilendirmekteydi. Haçlılar’ın II. Manuel’i ve Bizans’ı korumaktan çok Macaristan’ı düşündükleri ve Orta Avrupa’yı tehdit eden Osmanlıları bu kesimden bütünüyle çıkarmak fikrinin peşinde koştukları ifade edilir.

Kutsal topraklara ulaşma ve Bizans’ı kurtarma ikinci plandaydı. Savaş Batılı devletlerin müşterek kuvvetleriyle Osmanlı ordusunun karşı karşıya geldiği ilk büyük mücadeleydi ve bir bakıma hem Macaristan’a yönelen Osmanlı gücünün önünü açmış, hem de en azından bu bölgeye ulaşılabildiğini onlara göstermiş bulunuyordu. Bu mücadele Bizans’ın kaderinde önemli bir değişmeye yol açmamıştır. Nitekim Vidin’deki Bulgar kralı Stratsimir’i uzaklaştırıp burayı ele geçiren Bayezid’in önünde sadece İstanbul kalmıştı. Şehir şiddetle kuşatma altına alındı. Evranos Bey yeniden Mora’ya girdi. Önemli bir şehir olan Argos 1397 Haziranında Osmanlılar’ın eline geçti. Osmanlı güçleri Despot Theodoros’un ordusu Leontarion yakınlarında yendi ve Mora’yı baştan başa geçip Modon-Koron’a kadar uzandı.

Yıldırım Bayezid’in bütün bu faaliyetleri ona merkezi devlet düzenine geçme imkanını da sağlamıştır. İstanbul üzerinde baskı kurması ve burayı fethetme düşüncesiyle giriştiği harekat, merkezi bir imparatorluğun teşkili için gerekliydi. Burayı kontrol etmek için Çanakkale boğazında Gelibolu’da bir deniz üssü kurdu. Batıdaki başarılar ise ona bütün İslam dünyasında önemli bir mevki ve hilafet makamından sultan unvanını kazandırdı. Merkezi devlet idaresinin şartlarını yerine getiren alt yapıyı oluşturmaya, tahrir, vergi sistemi, İlhanlı geleneğine bağlı mali usullerin tatbikine, idareyi doğrudan hanedan tarafından yürütülmesini gerçekleştirmeye çalıştı. Kapıkulu ve gulam sisteminin yeni bir düzenlemesi gerçekleştirildi.

Önemli görevler doğrudan kendisine bağlı, kul asıllı kimselere verildi, kendi başlarına hareket eden uç beyleri, yerli hanedanlar, Türkmen beyleri kontrol altına alındı. Böylece merkezi imparatorluğun temelleri atılmış oldu. Ayrıca yüksek İslami anlayışı yerleştirme çabaları, geleneksel anlamdaki “gaziliği” yavaş yavaş geriletti, bunun İslami formülasyonu daha yüksek bir idealizm içinde takdim edildi. Fakat uygulamalar, yazdıkları eserlerde meşruiyet zeminlerini arayan yazarların belirttiği ve idealize ettiğinden farklıydı. Yıldırım Bayezid artık bir uç beyliğinin değil kurumları ile teşekkül etmiş bir islam devletinin sultanı idi.78 Yıldırım Bayezid’in bütün bu çabaları, merkeziyetçi anlayışı, yerli aristokrat zümrelerin, hatta uç beylerinin tepkilerini çekti. Öte yandan Antalya üzerinden Mısır’a ve Hindistan’a bağlanan ticaret, Amasya-Tokat’tan İran’a uzanan ipek yolları denetim altına alınmıştı. Bursa ve Edirne gibi Osmanlı merkezleri büyük ticari aktiviteye sahip oldu, milletlerarası ticarete açıldı. Bu yeni atılan imparatorluk temelleri, Timur’un ortaya çıkışı ve Anadolu’ya girişiyle sükut edecek, Fatih Sultan Mehmed’in yeniden imparatorluğu teşkil edişine kadar toparlanma sancıları çekilecektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir