Osmanlı Devleti Tarih Yazıcılığı ve Tarih Yazıcılar

Osmanlı tarihi hakkında Osmanlılar tarafından yazılan ilk eser Ahmedî’nin İskendernâmesi’dir. Ahmedî eserini Ankara Savaşının akabinde tamamlayarak Yıldırım Bayezid’in oğlu Süleyman Çelebi’ye sunmuştur.

İskendernâme’nin sonuna manzum ve muhtasar bir Osmanlı tarihi kısmı eklenmiştir (Ahmedî: 1999, 219-228). Bazı Osmanlı tarihçileri Ahmedî’nin eserini bir tarih kitabından ziyade bir nasihatname olarak kabul etmek gerektiği kanaatindedir (Lowry: 2010, 17-34). Bu sebeple gerçek anlamda

Osmanlı tarih yazıcılığının II. Murad zamanında başladığı kabul edilir. II. Murad devri tarih yazımının ilk ürünleri, saray için hazırlanmış, oldukça muhtasar tarihi takvimler/saray yıllıkları (Atsız: 1961; Menage: 1981; 79-98; Turan: 1984) ve gazavatnâmelerdir (Gazavat-ı Sultan Murad B. Mehemmed Han: 1989; Kâşifî: 2005). Zikredilen kaynaklardan ilki bir hadiseye dair bir ya da birkaç satırdan ibaret oldukça muhtasar bilgi içeren, kaynaklardır.

Tarihi takvimlerin saray yıllıklarının bir diğer kusuru da her hadisenin kendisinden önce meydana gelen bir hadiseye göre tarihlenmesi nedeniyle okuyucuda muğlak bir zaman algısı yaratmasından kaynaklanır. Bu anlamda tarihi takvimlerin tarih araştırmalarında kullanımı oldukça zordur.

Gazavatname grubundaki eserlerde zikredilen sıkıntılar bulunmamakla birlikte bir şahsın gazalarını/başarılarını anlatmak amacıyla kaleme alındıklarından daha dar kapsamlı tarih eserleridir. Devrin tarih yazım anlayışı gereği tarih daha ziyade devletlerin kurucuları olan/iktidarı elinde bulunduran hanedanın tarihinin yazılmasını gerektirir. Bu anlamda devrin tarih yazımına hâkim olan anlayışına uygun olarak tüm hanedanın tarihini anlatan ilk eser Yazıcızâde Ali tarafından yazılan Tevârîh-i Âl-i Selçuk adlı eserdir. Söz konusu eserin yazılmasında Timurlular tarafından Karamanoğullarının Anadolu topraklarında varis olarak bırakılması ve Timurluların onlar vasıtasıyla Osmanlılar üzerinde sürekli bir baskı kurma siyasetleri ile söz konusu eserin yazılması arasında bir bağlantı bulunmaktadır. Buna göre; Timur’un Osmanlı Devletini baskı altında tutma siyaseti onun neslinden gelen diğer emirler tarafından da devam ettirilmiş, gelişen hadiseler de Osmanlı tarih yazımının başlamasına zemin hazırlamıştır.

Şahruh, 1435 yılında, II. Murad’a, Karamanoğlu İbrahim Beğ’e, Dulkadiroğullarından Emir Nâsırüddin Muhammed b. Dulkadir’e, Karayülük evladına hilatlar göndermiştir (Makrızî 1972: 957). Hilatlar tüm muhataplar tarafından herhangi bir itiraz gösterilmeksizin giyilmiştir (Tagrîberdî 1992: 248). Hilat gönderilen şahıslara bakıldığında Anadolu coğrafyasının etkili siyasi teşekkülllerin hepsinin itaatinin talep edildiği görülür. Hilat, Türk-İslâm devlet felsefesinde gönderenin üstünlüğünü, giyenin de gönderenin yüksek hâkimiyetini kabul ettiğini ifade etmekteydi.

II. Murad devrinde Osmanlıların Timurlulara bağlı olduğu ya da onların hâkimiyetini tanıdığını ifade eden bu bilgi hiçbir Osmanlı kaynağında geçmez. Muhtemelen böylesi bir bilginin tarihi kaynaklarda zikredilmesi, devletin âlî menfaatleri açısından sakıncalı görülmüş olabilir. Ancak hilatın kabulüne dair bu bilgi, daha sonra Osmanlı ordusunda yeniçeri olarak bulunacak bir kişinin hatıratındaki bilgilerle teyit edilir. Konstantin Konstatinoviç Mihailović, verdiği bilgilerde II. Murad’ın Timur Devleti’ne yıllık 100.000 düka vergi vermeyi kabul ettiğini, daha sonra bu verginin keçeden yapılmış 1000 kışlık, 1000 de yazlık at örtüsüne dönüştürüldüğünü ifade etmektedir (Mihailović 2003: 39). Hatıratta şahıslara dair verilen bilgilerde bazı hatalar bulunsa da bu bilginin bir yeniçeri hatıratındaki zikri, hilatın kabul edilip giyildiği bilgisinin birkaç üst düzey devlet adamı arasında kalmadığını ve ordu mensupları arasında da bilindiğini gösterir.

Osmanlıların II. Murad gibi bir padişah döneminde Timurluların yüksek hâkimiyetini kabul etmesi ilginçtir. Zira II. Murad devri, Osmanlıların Varna Savaşı (1444) ve II. Kosova Savaşı (1448) gibi savaşlarda parlak başarılar elde ettikleri bir devirdir. Bu savaşlarda birçok milletten müteşekkil Haçlı ordularının yenilgiye uğratıldığı hatırda tutulursa, II. Murad devrindeki Osmanlı askeri gücünün boyutları daha iyi anlaşılır. Anlaşılan bir başka husus da Osmanlıların Ankara Savaşını henüz unutmadıkları ve hala Timurlulardan çekindikleri gerçeğidir. Dolayısıyla II. Murad devrinde, askeri olarak güçlü olmanın, muktedir olmakla eşdeğer olmadığı anlaşılmış, Osmanlı Devleti kendi hâkimiyet iddiasının nedenlerini daha net ifade etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu nedenle II. Murad, 1435 yılında yani hilatın kabul edildiği yıl içerisinde Yazıcızâde Ali’ye Osmanlıların tarihini yazmasını emretmiştir.

Yazıcızâde Ali de İbn Bibi’nin el-Evamirü’lAlâ’iyye fi’l-Umûri’l-Alâ’iyye adlı eserini bazı kısımları çıkartıp bazı yeni bilgiler eklemek suretiyle çevirmiştir. Metin içinde Alaaddin Ata Melik Cüveyni’nin övüldüğü kısımlar çıkartılarak II. Murad’ı yücelten ifadeler eklenmiştir. Çeviri 1436 yılında tamamlanmıştır. (İbn Bibi 1996, I, 11).

Osmanlıların kökenine dair bilgilerde Osmanlıların kökeni Oğuzhan neslinden kendisine yönetme hakkı verilmiş Kayılara bağlanmıştır. Ayrıca bu nesebin Cengiz soyundan daha yüksek bir mevkide bulunduğuna vurgu yapılmıştır:

Atasından sonra çok zaman Kayı hanlar hanı oldı. Pes bu delil ve erkanca padişâh-ı â‘zam seyyii selâtînü’l-‘Arap ve’l-‘Acem kâyid-i cüyûşi’l-muvahhidîn, kâtili’l-kefereti ve’l-müşrikîn sultân bin pâdişâhımuz Sultân Murâd bin Mehemmed Han ki eşref-i âl-i ‘Osmân’dandur padişâhlığa ensâb ve elyakdur. Oğuz’un kalan hanları urıgından belki çingiz hanları urugından dahı mecmû‘ından ulu asl ve ulu süñükdür, şer‘ ile dahı ‘örf ile dahı. Türk hanları dahı kapusına gelüp selâm virmeğe ve hizmet itmeğe lâyıkdur. Allâhu–te‘âlâ bâkî ve pâyidâr kılsun, soyı ‘âlem oldukca cihândâr u cihânda vâr olsun. Bi-’nnebiyyin ve âlihi ve hem peygamber –‘aleyhi’s-selâm- zamânında yakîn zamânda Beyâsi boyından Korkut Ata koydı Oğuz kavminün bilgesi-yidi, ilhâm iderdi. Eyitdi: “Âhir zamâna girü hanlık Kayı’na dege, dahı kimesne ellerinden almaya didüğü ‘Osman–rahmetü’lâh- neslindendür. (Yazıcızâde Ali 2009: 29-30)

Yazıcızâde Ali’nin Osmanlıların nesebine dair yukarıdaki satırları Timurluların üstün nesep iddialarına karşı bir cevap niteliğindedir. II. Murad zamanında Osmanlıların nesebinin Kayılardan geldiği özellikle vurgulanmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim dönemin bir başka tarihçisi olan Şükrullah, 1449 senesinde II. Murad tarafından Karakoyunlu Hükümdarı Mirza Cihan Şah’a elçi olarak gönderilmesiyle ilgili aktardığı bilgiler bu hususu teyit eder.

Şükrullah’ın elçiliği sırasında şahit olduğu bazı hadiseler, Osmanlı nesep iddialarının yazılı olarak ifade edilmeye başladığı 1436 yılından kısa bir süre sonra bazı rakip/komşu devletler tarafından kabul edilmeye başladığını göstermektedir. Karakoyunlu Hükümdarı Mirza Cihan Şah, II. Murad hakkında şu ifadeleri kullanır: “Sultan Murad, benim ahiret kardeşimdir. Kardeşlikten ayrı olarak da akrabamdır ve yakınımdır.” Şükrullah, akrabalığın nedenini sorunca Mirza, tarihçisi Mevlânâ İsmail’i çağırtarak Oğuz Tarihini getirmesini emreder. İsmail, Moğol hattında yazılmış bir kitap getirir. Kitapta Oğuz’un “Gök Alp, Yer Alp, Deniz Alp, Gün Alp, Ay Alp ve Yıldız Alp” adlarında altı çocuğunun olduğu yazmaktadır.

Mirza, “Kardeşim Sultan Murad’ın nesebi Gök Alp b. Oğuz’a ulaşır” diyerek, Gök Alp’in soyunu da kırk beşinci göbekte Ertuğrul b. Süleyman Şah b. Kaya Alp b. Kızıl Boğa’ya bağlar. Kendi nesebini ise Kara Yusuf’un soyu üzerinden kırk birinci göbekte Deniz Alp’a ulaştırır ve “Kardeşim Sultan Murad’ın nesebi bizim nesebimizden gök ile deniz arasında fark olduğu kadar büyüktür” der (Şükrullah 2013: 376). Şükrullah’ın anlattığı bu hadise, Osmanlıların nesep üstünlüğü iddialarının çağdaşları tarafından da bilindiği ve bazıları tarafından kabul gördüğü anlamına gelmektedir. Söz konusu dönemden sonra yaşayan Safevi tarihçisi Hasan Rumlu, II. Murad hakkında şu bilgiyi verir: “[S]oyu birkaç göbekten Oğuz’a dayanan Sultan Mehmet b. Sultan Murad b. Sultan Yıldırım Bayezid b. Sultan Murad Han b. Sultan Orhan b. Sultan Osman b. Ertuğrul b. Süleyman b. Kaya Alp bu yılda vefat etti” (Hasan Rumlu 2006: 572).

Hasan Rumlu’nun ifadeleri de Safevilerin Osmanlıların nesep iddialarından haberdar olduklarını göstermektedir. II. Murad zamanında Timurlu tehlikesi neticesinde başlayan Osmanlı tarih yazıcılığının temel amaçlarından birisi Osmanlıların nesep olarak üstünlüğü iddiasının altını daha iyi çizmektir. Bu amaca yönelik çalışmalar II. Bayezid devri tarih yazıcılığında da kendisini gösterir.

II. Bayezid devrinden itibaren tarih yazımında Osmanlıların soyunu Oğuzhan’a hatta Hz. Nuh’a kadar eskiye götüren şecerelere yer verildiği görülür. Böylece Osmanlı nesebinin Türklerin en eski atasına ve bir peygambere kadar geriye giden ırken seçilmiş bir nesep olduğu belirtilir. Ayrıca Âşıkpaşazade, Oruç Bey, ve Mevlana Mehmed Neşrî gibi ilk kronik yazarlarının eserlerinde Ertuğrul Bey’in ya da Osman Bey’in gördüğü rivayet edilen rüya ile de Osmanlıların nesebinin dini anlamda da seçilmiş bir nesebe dayandığı ve Osmanlı ailesinin Allah tarafından kendilerine kut verilmiş kutlu bir nesebe sahip oldukları vurgulanır. (Akça-İnce 2015: 89-282).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir