"Enter"a basıp içeriğe geçin

Osmanlı Devletinde Saltanat Alametleri

Hutbe: Cuma ve bayram namazları hutbesinde 1335’den 1556’ya kadar Padişahın adından önce ancak Kahire’deki Abbasi halifesinin adı anıldı.

Osmanlı devleti sınırları içinde durum bu idi. 1516’dan 1922’ye ve 1924’e kadar ise imparatorluk sınırları içinde, padişahın adından önce yaşayan hiç bir kişinin adı hiç bir hutbede zikredilmedi. 1335’den önce ise, Osman Gazi ile Orhan Gazi’nin isimlerinden önce yalnız Kahire’deki halifenin değil, İlhan’ın ve Selçuklu padişahının adları da zikredilmiştir. Bilindiği gibi hutbe, İslam devletlerinde, hükümranlık haklarının başlıcasıdır.

Sikke: Diğer bir saltanat ve hükümranlık alameti, sikke denen madeni (altın, gümüş, bakır, bronz) para kestirmektir.

Osman Gazi’nin bir sikkesine bugüne kadar tesadüf edilememiştir. Sikkelerini Selçuklu padişahı adına kestirmiş olması, daha kuvvetli ihtimaldir (ancak Osman Gazi’nin kendi adına bir sikkesi bulunduğu için bk. Galib Bey, Takvim-i Meskukat-ı Osmaniye).

Orhan Gazi ise, cülusundan (1324) bir kaç yıl sonra kestirdiği elimizdeki ilk gümüş sikkesinde (akça), yalnız kendi adını koydurmuştur. O devirden 1922’ye kadar Osmanlı sikkelerinde padişahın adından başka hiç bir isme tesadüf edilmez. Osmanlı devleti, Kırım hanlığı gibi bazı seçkin tabilerine de, hükümdarları adına sikke kesmek hakkı vermişse de, bunlar, hükümdarlarının adından önce padişahın adını sikkeye yazdırmışlardır.

Tabl: Tabl, Arapça’da davul demektir. Mehterhane denen Türk askeri musikisinin başlıca musiki aletidir ve bayrak gibi kutsaldır. Günün belirli zamanlarında, hükümdar veya hükümdar temsilcisi eyalet valisinin sarayı önünde ve kalelerde halka askeri musiki dinletmek, Türk devletlerinde, hükümranlık alametlerinden biridir. Onun için Selçuklu padişahı Osman Gazi’ye 1300 yılı başında, büyük uc beyi ve tabl hükümdar olduğunu bildirir tuğ ve sancak gönderirken, davul’u da ihmal etmemiştir.

Mehter çalarken, veliaht dahil herkesin ayağa kalkıp ayakta dinlemesi kanundu, yalnız padişah oturduğu yerden dinlerdi. Bundan, bir çeşit milli marş sayıldığı anlaşılır. Fatih’e kadar padişah da ayakta dinlerdi, Fatih padişahı bu kaideden istisna etti. 1300’den 1308’de Selçukoğulları düşünceye kadar mehterin Selçuklu padişahı adına vurdurulduğu açıktır. Hutbe ise 12 yıl önce, 1288’de Karacahisar’ın fethi ile başlar, ilk defa Osman Gazi’nin de adı zikredilerek okunmuştur.

Bayrak ve Sancak: Arapça’da rayet ve liva kelimelerinin karşılığı bu Türkçe kelimeler, bir mızrağa geçirilmiş kumaş parçalarını ifade eder. Devleti, hanedanı, padişahı, milletin hükümranlığını temsil eder. Kesin şekilde kutsaldır. Yere düşürmemek için her şey göze alınır. Nitekim yere düşürmemek için bir kaç vezirin üst üste şehadeti göze aldıkları vakalar vardır.

Al renk; ki tam kırmızı değildir, turuncuya yakın, alev renginde, bir çeşit açık kırmızdır, Türk hakanlarının hanedan rengidir. Selçuklu ve Anadolu Selçuklu padişahlarının hanedan rengi olan al’ı, Osmanoğulları da, onların meşru varisleri sıfatıyla kabul etmişlerdir. Bugün de Türkiye bayrağının rengidir. Ancak Osmanlılar, hilafeti de haiz olduklarını göstermek ve Peygamber’in de meşru haleflerini olduklarını belli etmek için, yeşil sancak da açmışlardır ki, yeşil, Haşimiler’in rengidir. Pek çok yerde kırmızı ve yeşil sancaktar karşılıklı görülür. Tabi devletlere de kendi bayraklarını kullanmak hakkını vermişlerdir; nitekim bugün de birçok federe devletin, federal bayrak yanında, ayrı bayrakları vardır. Fakat sancak, kesin şekilde istiklal gösterir. Sancakta hilal şeklinde ay vardır ki, Göktürkler’den beri milli semboldür (yıldız, yeni bir semboldür). Osmanlı’da ve bugün hilal-yıldız şeklinde olan alem ise, Göktürkler’de Bozkurt başı idi.

Tuğ: Sancağa yakın Türk milli saltanat alametidir. Tuğ, atkuyruğunun bir mızrağa geçirilmesinden ibarettir. Kuyruk, al renge boyanır. Göktürkler’de tuğun bozkurt başı olan alem’i, Osmanlı tuğunda yoktur. Padişah 9 (bazen 7) tuğ ile temsil edilir ki 9, Eski Türkler’de uğurlu sayıdır. Vezir ve diğer görevlilerin taşıdıkları tuğlar, ancak padişah namınadır. Bu şekilde sadrazam 5, serdar vezir 4, vezir 3, beylerbeyi (orgeneral) 2 ve sancak beyi (tümgeneral) 1 tuğ taşırlar. Her tuğu törenlerde ve savaşta tuğcu denen ayrı ayrı askerler yüksekte tutar. Bahriye’de tuğ yerine fener vardır. Kaptan-ı derya 3, bahriye beylerbeyisi (oramiral) 2 ve bahriye sancak beyi (tümamiral) 1 fener’i, kadırgalarına asarak, rütbelerini belli ederler.

Hümayun ve Şahane Kelimeleri: Padişaha ait her şeye ve her nesneye «hümayun» ve «şahane» sıfatları eklenir ki, Osmanlı hükümdarından başka hiç bir hükümdar ve kişi için kullanılamaz. «Humayun» kelimesini Selçukoğulları’ndan almışlardır.

Şahane kelimesi ise son asırlarda hümayun ile beraber kullanılmıştır: Zat-ı Şahane ve Zat-ı Hümayun, Osmanlı padişahıdır. Her şey padişah adınadır: Orduy-ı Hümayun, Donanmay-ı Hürnayun, Yedinci Orduy-ı Hümayun, Onbeşinci Kolorduy-ı Hümayun, Saray-ı Hümayun, Harem-i Hürnayun, Enderun-i Hümayun, Mâbeyn-i Hümâyun, Sefer-i Hümayun, Mekteb-i Erkan-ı Harbiyye-i Şahane, Mekteb-i Mülkiyye-i Sahane, Mekteb-i Tıbbiyye-i Askeriyye-i Şahane, Mekteb-i Tıbbiyye-i Mülkiyye-i Şahane, Asakir-i Şahane, Mernalik-i Mahrusa-i Sahane…

Tuğra: Arapça olarak tevki’ de denen tuğra, padişahın girift ve çok san’atlı bir şekilde istif ve tezyin edilmiş imzasıdır: Sultan Mehemmed bin Murâd el-muzaffer daima. Bu, Fatih Sultan Mehmed’in tuğrasıdır. Padişahın yaptırdığı veya devletin olan her yapıya ve her fermana tuğra konur. Çok defa tezhib edilir (altınlanır). Selçuklular’dan alınmıştır.

Kılıç Alayı: Padişahın tahta çıktığının ilk cuma günü, İstanbul’da Eba-Eyyubil-Ensari’nin türbesinin bulunduğu ve adına Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Eyüb Camii’ne giderek, türbe içinde, kılıç kuşanma merasimidir.

Hazret-i Peygamber’in, Hazret-i Ömer’in, Osman Gazi’nin ve benzeri büyüklerden birinin veya ikisinin kılıcı kuşatılır. Büyük askeri merasimle olur. Saltanat kayığı ile saraydan Eyüb’e gidilip at üzerinde ile dönülür.Yolda padişah; babasının, dedesinin, Fâtih’in ve istediği atalarının türbesini ziyaret eder, büyük sadaka dağıtır. Yüz binlerce halk tarafından yeni padişah seyredilir. Batı’daki tac giyme töreninin mukaabilidir. Yeni padişah tahta oturuncaya kadar eskisinin ölümünün saklanması ve cülus eden padişahın baba ve ata türbelerini ziyareti, Selçukoğulları’ndan alınmıştır (ibnü 1311,1, 47, 82, 87). Padişaha kılıcı ya şeyhulislâm, ya nakıybüleşraf olan kazasker veya Mevlevi tarikatının başı olan Mevlana soyundan çelebi, bazen iki kişi birden kuşatır. Kanuni Sultan Süleyman’a kılıcı, 1520’de, İstanbul’daki son Abbasi halifesi el Mütevekkil kuşatmıştır (Evliya Çelebi, X, 38).

Şevketlü lakabı ve Hakan, Hünkar gibi yalnız padişahın taşıyabildiği unvanlar.

Biat ve Cülus Bahşişi: Yeni hükümdarın hemen tahta oturup devlet büyüklerinden biat denen İslami bağlılık yeminini alması, diğer bütün Müslüman hükümdarlarda olduğu gibidir. Sonra askerin «kapıkulu» denen merkez teşkilatındaki birliklerine «cülus bahşişi» denen büyük bir meblağ rütbelerine göre ve her ferde dağıtılır. Fakat son cülus bahşişi 1757’dedir, bu tarihten sonra ilgaa edilmiştir.

Muayede: Arapça’da ‘ıyd, bayram ve mu’âyede, bayramlaşma demektir. Yılda iki defa Kurban ve Şeker (Ramazan) bayramlarının ilk günü, padişah, altın tahtının üzerinde, çok protokollü bir şekilde ve devlet teşrifat sırasına göre ileri gelenlerin teker teker tebriklerini kabul eder.

Sadrazam, tebrik ettikten sonra tahtın sağında ayakta durur. Gelenlerin adları teker teker bağırılarak padişaha takdim edilir. Yerden sağ elle selamlamak ve tahtın, son devirde mabeyn müşirleri tarafından tutulan saçağı öpülmek suretiyle padişah tebrik edilir. İstanbul’daki corps diplo-matique, Tanzimat asrında, bu merasimi davetli olarak seyretmiş ve kendileri de tebrike katılmışlardır. Muharrem’in ilk günü, 4 mevlid’de, padişahın doğum ve cülus yıl dönümlerinde yapılan tebrikler basittir ve bunlar resmi bayram günleri değildi.

Huzur-i Hümayun: Padişahın huzuruna resmi veya hususi şekilde kabule böyle denirdi. 1574’e kadar padişahın eli, bu tarihten saltanatın ve hilafetin sonuna kadar eteği öpülürdü.

Huzura giren kadın ise, yüzünü açardı. Padişah huzurunda bir kadının yüzünü örtmesi ayıptı. Zira padişah, bütün kadınların da babası idi. Onlar da ayni şekilde huzura girip ayrılırlardı.

Cuma Selamlığı: Padişah, ister İstanbul’da, ister başka şehirde olsun, her cuma günü büyük camilerden istediğine, cuma namazı kılmak için giderdi. Buna «selamlık resm-i alisi» denir. Bütün halk hakanlarını, dünyanın her tarafından gelen Müslümanlar halifelerini, yabancılar Osmanlı hükümdarını görmek için birikirlerdi. Cami içinde dini olan merasim, yolda gidip gelirken çok büyük ölçüde askeri idi. Devlet büyükleri, büyük üniformaları ve nişanları ile katılırlardı. Padişah ata binerdi. Son üç padişah açık arabaya binmişlerdir. Yol boyunca isteyen kişi, padişahın şahsına hitaben dilekçe verebilirdi. Bunları yaverler toplarlar ve zarflar, açılmaksızın padişaha teslim edilirdi.

Saltanat Kayığı: Boğaziçi’nde al yelken, 3 altın yaldızlı fener, 26 çift kürek, ince uzun, köşklü, uçar gibi seyreden kayığa, yalnız padişah binebilirdi. Şehzadelerin makam kayıklar, 26 çifte, mavi yelkenli; sultan ve kadınefendi’lerinki 24 çifte ve beyaz yelkenli; sadrazamınki 24 çifte ve yeşil yelkenli; şeyhulislâmınki 22 çifte olmak ve bu suretle gitmekle, padişahın saltanat kayıklarından ayrılırdı.

Üniforma: Şahane mücevherli sorguçlarıyla padişah, diğerlerinden ayrılırdı. Bu sorguç, 1826’dan önce kavuğa ve sonra fese konurdu. Padişah, askeri üniforma giyecekse, aynen müşir veya bahriye müşiri (büyükmiral) üniforması giyerdi, fakat farklı olarak göğsü sırma işlemeli idi. Yani müşir ile vezir üniformalarının karışımı idi ki, Tanzimat devrinde yalnız padişaha mahsustu. Zira müşirler yalnız apolet takarlardı, göğüslerinde sırma olmazdı; sivil olan vezirler ise göğsü sırmalı üniforma giyerlerdi, fakat apoletleri yoktu.

Otâğ-ı Hümayun: Padişahın seyyar saray gibi dairelerden oluşan çadırına böyle denirdi. «Seyahat-i hümayun» ve savaş maksadıyla ise «sefer-i hümâyun» denen gezilerinde bu süratle iki eş otağ-ı hümayun yola çıkarılır, biri, bir konak (menzil) ötede kurulurdu. Tanzimat devrinde Padişahlar hususi trene bindikleri için otağ adet kaldırıldı. Deniz seyahatlerinde padişah, yatına biner ve bir kaç harb gemisi refaket ederdi. Klasik dönemde padişahın şahsına mahsus bir baştarda (büyük kadırga) hazır tutulurdu.

Sancak-ı Şerif: Peygamber’in halen Topkapı Sarayı’nda Emanat-ı Mukaddese arasında bulunan Hırka-i Şerif dairesindeki sancağı, savaşlarda ve dört büyük ihtilalde, padişahın yanı başında bulunduruldu. Bir bölük askerin hizmet ettiği ve saygı duruşu yaptığı bu sancak, kılıfından çıkarılmaz ve yıpranmaması için açılmazdı. Padişah böylece halife sıfatını belli ederdi.

Ferman-ı Hümayun ve Hatt-ı Hümayun: Padişah adına, onun tuğrası ile muvaşşah hükumetin çıkardığı her türlü devlet işine aid yazılı emre, ferman denirdi. Kanun kuvvetindeydi, itaat etmeyenin katli vacibdi. Padişahın el yazısı ise hatt-ı hümayun idi. Mühim meseleler üzerinde ve ekseriye sadrazama hitaben olurdu. Daha çok sadrazamın «ariza» denen teklifnâmesinin altına padişahın elyazısı ile çok kısa («olsun» veya «makbül-i hümâyünumdur» ve benzeri şekillerde) tasdik notuna da hatt-ı hümayun denir. Ferman, bir yüksek göreve tayin, bir rütbe levcihi ise, menşur denirdi.

İlk Yorumu Siz Yapın

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak.