Osmanlı Düşünce Sisteminde Felsefe

Osmanlı düşünce geleneği, felsefe, kelâm ve tasavvufun bir terkibi niteliği taşımaktadır.

Fatih Sultan Mehmed’in Molla Câmî’ye “hakikati arayan gruplar” diye nitelediği felsefeciler, kelâmcılar ve sûfîlerin görüşlerini birlikte değerlendiren bir risâle yazdırması, bu üç bilimin de Osmanlı düşüncesi içindeki varlığını göstermektedir (Öngören, 2007: 542).

Osmanlı düşünce geleneği içinde, Farabî ve İbn Sina’nın görüşleri İdris-i Bitlisî, İbn Kemal ve tabiat bilimlerinde şöhret kazanmış belli otoriteler tarafından temsil edilmiştir. Aynı zamanda Platon, Sokrates ve Aristoteles’in görüşleri, aslından oldukça farklılaşmış bir tarzda Osmanlı düşüncesinin hemen her alanında etkili olmuş ve bunun doğal bir sonucu olarak dönemin bilginleri bu görüşlerin etkisinde kalmışlardır. Diğer taraftan Batınî görüşler de Şeyh Bedreddin Simavî (ö.1420) ve onun takipçileri tarafından temsil edilmiştir.

Gazzalî’ye yaptığı tenkitlerle üne kavuşan İbn Rüşd’ün görüşleri de Nasireddin Tûsî kanalıyla Kadızade-i Rumî, Alaaddin Tusî ve Nev’î Efendiler tarafından sürdürülerek devam ettirilmeye çalışılmıştır. Bütün bunlara rağmen, Gazzalî’nin tesiriyle oluşan zihniyetin düşünce alanında etkili olduğu ve bu oluşumun siyasî otoritenin de yakın desteğini alarak hâkim bir konuma geldiği görülmektedir (Akgündüz, 1997: 173-174).

Osmanlı medreselerinde aklî ilimler ile ilgili gelişmeler İstanbul’un fethinden sonra hız kazanmıştır. Zira bu önemde daha sonra zikredeceğimiz gibi Fatih, aklî ilimlerle alâkalı oldukça çok teşvikte bulunmuştur. Aynı konuya Kâtip Çelebi de değinmekte ve Osmanlı Devleti’nde felsefe ve hikmetin, fetihten sonra geliştiğini ve bu gelişmenin devletin orta dönemlerine kadar devam ettiğini belirtmektedir. Ona göre, bu dönemlerde bir ilim adamının değeri, aklî ve naklî ilimlerdeki kariyeri ve bilgi düzeyi ile ölçülmekteydi. Bu birikimleri şahsında toplamış olan bilginler arasında, Molla Fenari, Kadızade-i Rûmî, Hocazade, Ali Kuşçu, Müeyyedzade, Kınalızade Ali Efendi gibi bilginler zikredilebilir.

Kınalızade’dir ki, ondan sonraki dönemlerde Osmanlı Devleti’nde ilim duraklamaya ve gerilemeye başlamıştır. Hatta bir dönem felsefe eğitiminin yasaklanmış olduğu bildirilmektedir. Bu hususa özellikle Kâtip Çelebi daha sonra da zikredeceğimiz gibi, işaret etmektedir (Katip Çelebi, 1941: 680).

Görüldüğü üzere Osmanlı düşüncesi, felsefîleşmiş kelâm ve tasavvuf kültüründen oluşmaktadır. Bu düşünce geleneği, klasik kelâm ya da felsefe tarzından farklı bir seyir izleyerek sentezci bir tavır sergilemiştir. Burada önceki düşünce akımlarının terkibinde Osmanlı bilginlerinin müspet katkılarının bulunduğunun dikkatlerden uzak tutulmaması gerekir (Kalın, 2000: 44).

Kaynak: Osmanlı’nın Klasik Döneminde Felsefe ve Değeri

Yorum yapın