"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ulema (İlmiye) Sınıfı

Ulema kelimesi veya kavramı, Müslüman bir ülkede toplumu dini bakımdan İslami ilkelere göre idare eden özerk bir sınıfı ifade eder.

Bu anlamda ulemanın asıl vazifesi Tanrı’ya ve dine hizmet etmek, halkı eğitmektir. Ulema’nın halim-selim, mütevazi, arif, dürüst, kamil-fazıl, nesebi temiz, itibarlı, araştırıcı, güzel ahlaklı, iffetli, ehl-i sohbet, dindar olma gibi niteliklere sahip olması gerekmekteydi. Bu özellikleriyle gelenek yönü son derece kuvvetli klasik İslam kültürünü ve ilim anlayışını temsil etmekteydi.

Ulema sınıfında sosyal üstünlük malla-mülkle, soyla değil, dindarlıkla ve iyi ahlakla elde edilmekteydi. 17. yüzyıldan itibaren üstünlük ve imtiyaz sağlamada servet-güç önem kazanınca bu sınıf da bozulmaya başlamıştır.

Ulema, her şeyden önce Kuran’a Hadislere ve bunların gerektirdiği diğer bilgiler yanında şer’i hukuka vakıf olmak zorunda idi. Ulema sınıfı, görevlerine göre şu şekilde kısımlara ayrılıyordu:

  • Fakihler: Şeriat hakkında araştırma yapanlar.
  • Kadılar: İslam hukukunun uygulayıcıları yani yargı gücünü temsil edenler.
  • Müderrisler: Eğitim işlerini yürütenler.
  • Müftüler: İbadet işlerini idare edenler.

Ulemanın başı Şeyhülislamdı. Bu itibarla görev ve mevkiye göre ulema sınıfında şu şekilde hiyerarşi söz konusu idi. Şeyhülislam, kazasker, müderris, kadı, müftü. Bunların altında imam, müezzin gibi görevliler yer almakta idi.

Ulema sınıfı, müderrislerle medreseye yani eğitime; kazaskerlik ve kadılık görevlileriyle yargı gücüne, adalet ve idareye; müftülüklerle dini işlere; imamlar ve müezzinlerle vasıtasıyla mescit, cami ve bunların cemaatlerine yani halka ve nihayet devlet hizmetlerinde olmayan halk uleması denilen şeyh, şıh, seyyid, şerif gibi adamlarla da tekke-zaviye yani tarikatlara- cemaatlere (halkın önemli bir kısmına) hâkimdiler. Bu statüler ve görevleri gereği ulema sınıfı, devletle-halk arasında köprü durumunda idiler.

Osmanlı Devleti’nin ilk yüzyıllarda devletle-ulema sınıfı arasında önemli bir mesafe bulunuyordu. Bu mesafe ulema sınıfını bir dereceye kadar özerk hale getiriyordu. Dolayısıyla şeriatla ilgili olan her konuda son söz ulemanındı. Devlet de bu özerkliği zımnen kabul ettiği için ulema sınıfı belli bir itibara, otoriteye ve imtiyaza sahip olarak, görevini hakkıyla yerine getirme imkanının buluyordu. 17. yüzyıllardan itibaren ulema devlete yaklaştıkça, siyasi otorite hakim duruma geçti, böylece ulema sınıfı özelliğini ve özerkliğini kaybetti.

Tek Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.