Osmanlı Siyasi Düşüncesinin Temelleri

Klasik dönem Osmanlı düşüncesindeki devletçi nitelik, pek tabiî olarak önce siyasî düşüncede kendini belli eder.

XV yüzyıldan XVIII. yüzyıl sonlarına kadar uzanan geniş bir dönem içerisinde, Osmanlı siyasî düşünce alanında Tursun Beğ (ö. 1490 sonrası)’den Defterdar Sarı Mehmed Paşa (ö. 1717)’ya kadar çeşitli nitelikte eser vermiş olanların hiç birinin, klasik İran ve Arap düşünürlerinin ortaya koyduklarından farklı, yeni fikirler geliştirdiklerini söylemenin mümkün olmadığı, aşağıda yeri geldikçe görülecektir.

Osmanlı siyasî düşüncesinin bir Devlet’i (Eflâtun, ö. M.Ö. 347), bir el-Medînetü’l- Fâzıla’sı (Fârâbî, ö. 950), bir el-Ahkâmii’s-Sultâniyye’si (Mâverdî, ö. 1058), bir Siyâsetnâme’si (Nizâmülmülk, ö. 1092), bir Mıtkaddime’si (İbn Haldun: ö. 1405) olmadı. Çünkü bu düşüncenin ana karakteristiği, felsefî değil, pragmatik olması idi.

XV yüzyılda Tursun Beğ’in Târîh-i Ebü’l-Feth mukaddimesinden başlamak suretiyle, Lutfü Paşa’nın Âsaf-nâme’si (XVI. yüzyıl), Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Nushatü’s-Selâtin’i (XVI. yüzyıl), Haşan Kâfî’nin Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-Ümem’i (XVII. yüzyıl), adı bilinmeyen bir müellifin Kitâb-ı Müstetab’ı (XVII. yüzyıl), Kâtib Çelebi’nin Düstûru’l- Amel li-Islâhi’l-Halel’i (XVII. yüzyıl), Koçi Beğ’in Telhîsat Der-Ahvâl-i Âlem’i (XVII. yüzyıl), Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın Nasâyihu’l- Vüzerâ’sı (XVIII. yüzyıl), Süleyman Nahîfî’nin Nasîhatü’l-Vüzerâ’sı (XVIII. yüzyıl) vb. eserleri, daha çok klasik dönem İslâm siyasî düşüncesinin ortaya koyduğu eserlerin basitleştirilmiş ve pragmatik hale getirilmiş bir tekrarı, yahut bir devamı olarak görmek lazımdır.

Yaklaşık dört yüzyıllık uzun bir devre içinde yazılan bu eserlerin kısa bir muhteva tahlili bile, ileri sürülen fikirlerin, İslâm şemsiyesi altında varlığını sürdüren başlıca üç ana siyasi felsefe ve düşünce temeline dayandığını göstermeye yeterlidir. Bunlar:

  1. Yûsuf Has Hâcib (XI. yüzyıl)’in Kutadgu Bilig’inde kısmen eski Hind siyasî felsefesiyle karışmış bir halde somutlaşan eski Türk siyasî telakkileri,
  2. Tipik örneğini ünlü Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün Siyâset-nâme’sinin oluşturduğu, eski Hind siyasî düşüncesiyle karışmış İran siyasî felsefesi,
  3. Eflâtun ve Aristo’nun fikirlerine dayanmak suretiyle, IX. yüzyılda ünlü filozof el-Kindî’nin risaleleri ile başlayıp Fârâbî’nin el-Medînetü’l-Fâzıla ve Kitâhü’s-Siyâse isimli meşhur eserleriyle devam eden; ayrıca muhtelif zamanlarda yazılmış es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye isimli pek çok eser tarafından temsil edilen; eski Yunan ve İran siyasî düşüncesi ile İslâm’ın sentezinden oluşan Müslüman Arap siyasî düşüncesi.

Hind-İran siyasî düşüncesinin karakteristiği, adil hükümdar ile, bunun idaresinde, yerli yerinde duran ve birbirine karışmayan sınıflar bütünlüğünden oluşan tebaa arasındaki ilişkide belirginleşir. Mâverdî’nin (ö. 1058) el-Ahkâmü’s-Sultâniyye’siyle somutlaşan orijinal Arap-İslâm siyasî düşüncesi ise, kendi tarihî geçmişinin bir özelliği olarak, böyle statükocu bir toplum anlayışına fevkalade yabancı olmasına, üstelik, yöneticiye Allah’ın emaneti (vedîatullah) olarak teslim edilen toplum İslâmî esaslar dahilinde ve adaletle yönetilmediği takdirde, yöneticiyi değiştirme, direndiği takdirde karşı koyma (huruç) hakkını vermesine rağmen, eski Yunan ve Hind-İran siyasî düşüncesinin etkisiyle, hızla değişime uğramış ve statükocu bir nitelik kazanmıştır.

Böylece, tarihi boyunca mutlak bir siyasî otorite ve statüleşmiş bir toplum yapısı tanımamış Hicaz mıntıkasından yeşeren orijinal İslâm siyasî geleneği, belirtilen siyasî düşünce geleneklerinin hâkimiyeti altına girerek orijinal niteliğini kaybetmiştir. Bu suretle, Emevî ve Abbâsî döneminden itibaren Orta Doğu’nun bahsi geçen geleneksel siyasî telakkileriyle karışarak saltanat kavramı etrafında merkezileşen, bildiğimiz klasik hüviyyetini kazanmış ve Osmanlılar’a kadar gelmiştir.

İşte yukarıda isimleri zikredilen Osmanlı eserleri top yekün bir tahlile tabi tutuldukları zaman, Osmanlı siyasî düşüncesinin, daha başlangıcından itibaren bu siyasî düşünce geleneğini devraldığı, özellikle XV yüzyılda devletin tam anlamıyla merkeziyetçi bir yapı kazanmasına paralel olarak, Bizans siyasî geleneğinin de etkisi altında kaldığı farkedilir. Çünkü Osmanlı siyasî telakkisi, her ne kadar tebaaya karşı adaleti bir borç olarak değerlendirse de, statükocu bir toplum anlayışını çok belirgin bir biçimde öne çıkarmakta ve bu statükonun bozulmamasına azamî dikkati göstermeyi öngörmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir